top of page

HAYATIN ANLAMI

ALLAH İNSANLARI NEDEN İMTİHAN EDİYOR?

Bu hayatın bir imtihan olduğunu ve dünyanın bir imtihan yeri olduğunu sürekli tekrar ediyoruz. Kuran’a inanmayan insanlar bile dünyadaki iyiliğin ve kötülüğün mücadelesine bakarak bu dünyanın bir imtihan yurdu olduğunu kavrayabilir, çünkü iyilik ve kötülük dindar olsun ateist olsun bütün insanların hayatları boyunca önlerine konan birer şıktır. Peki Allah insanları neden imtihan ediyor? Dünya hayatı Allah’ın kendisini insanlara tanıttığı bir okul gibidir. Bu okula tamamen bilgisiz bir şekilde geliriz, burada kendimizi geliştirme imkanı buluruz ve burada girdiğimiz sınavla birlikte gerçek hayatımız olan ahiret hayatımızdaki derecemiz belli olur. Eğer hepimiz Cennet’te yaratılsaydık orada hayvandan farkımız olmazdı; orada ne Allah’ı bilebilirdik, ne Allah’ın sıfatlarını bilebilirdik, ne merhameti bilebilirdik, ne de iyiliği-kötülüğü bilebilirdik... Cennet’te yaratılmış olsak Allah’ın rızasını kendi çabamızla kazanmamış olacağımız için oradaki nimetlerin bize manevi anlamda da hiçbir anlamı olmazdı. Sadece yaşadıklarından zevk alan ve başka hiçbir şeyi düşünmeyen hayvanlara dönerdik. Gerçi kâfirler dünya hayatını gördükleri hâlde bundan farklı değildir, bu yüzden Cennet’e girmeyi de kesinlikle hak etmezler. Eğer dünya hayatı olmasaydı Cennet’te olmayı hak etmeyen birçok insan da cennette olmuş olurdu. Eğer bugün Hz.Muhammed (s.a.v.) Allah’a en yakın kul olma şerefine ulaşmışsa bu dünya hayatı sayesindedir. Eğer dünya hayatı olmasaydı onun asıl hayat olan ahirette Ebu Cehil’den farkı kalmazdı. Eğer dünya hayatı olmasaydı Allah’ın en önemli sıfatlarından olan “er-Rahim” (merhametli), “el-Adl” (adaletli), “el-Kahhar” (kahredici), “es-Sabur (Sabırlı)” gibi sıfatlarını hiçbir zaman bilemezdik; çünkü cennette merhameti, adaleti, azabı veya sabrı gerektirecek bir durum olmazdı. Bu sıfatların ne olduğu hakkında hiçbir fikrimiz olmazdı, yani Allah’ı yeterince tanıyamamış olurduk. Bütün bunları göz önüne aldığımızda her işinde hikmet sahibi olan Allah’ın, irade sahibi olarak yarattığı insanı imtihan etmesinin kaçınılmaz olduğu görülür. Allah bu dünya hayatı ile bizi gerçek ve sonsuz hayat olan ahirete hazırlıyor. Tıpkı askerlerin zor koşullarda egzersiz yapıp kendilerini geliştirmeleri ve güçlendirmeleri gibi Allah da bizi bu dünyada geliştiriyor ve hazırlıyor. Burada yaşadığımız her zorluk bizi daha fazla pişiriyor, olgunlaştırıyor ve Allah’a daha fazla yakınlaştırıyor. Bütün bu hazırlık sonsuz ve gerçek hayatımız için...

Allah’ın bütün sıfatları sınırsızdır, bu yüzden sınırlı insan aklı tarafından kavranamaz. Lakin Allah bu sınırsız sıfatlarını tecelli yoluyla sınırlı insan aklına öğretir. Bu yüzden Dünya hayatı, Allah’ı bize tanıtan tecellilerden ibarettir. Annenin çocuğuna gösterdiği şefkat Allah’ın sınırsız merhametinin bir tecellisidir, bizim sınırlı aklımıza Allah’ın sınırsız er-Rahim (Merhametli) sıfatının numunesini sunar ki onu kavrayalım. Bir hayvanın güzelliği Allah’ın sınırsız güzelliğinin bir tecellisidir, bizim sınırlı aklımıza Allah’ın sınırsız el-Cemil (Güzel) sıfatının numunesini sunar ki onu kavrayalım. Bir depremin korkunçluğu Allah’ın sınırsız gazabının bir tecellisidir, bizim sınırlı aklımıza Allah’ın sınırsız Kahhar (Kahredici) sıfatının numunesini sunar ki onu kavrayalım. 

Ödüller hak edildiği zaman güzel olur. Bir gün babamız bize bilgisayar alsa seviniriz. Bir gün sınavda birinci olup ödül olarak bilgisayarak kazansak buna çok daha fazla seviniriz. Bu bilgisayar hayatımızdaki en değerli şey hâline gelir. Hatta kendi kazandığımız bir bilgisayar bizim gözümüzde babamızın bize satın aldığı bir arabadan bile daha güzeldir. Aynı şeyi ahiret için de düşünebiliriz. Bu dünyada Allah’ın istediği gibi yaşayıp Allah’ın rızasını kazanabilmek bütün fiziksel zevklerden daha üstündür. Böylece Cennet’teki nimetleri kendi çabamızla kazandığımızı düşünür ve bu nimetleri daha değerli görürüz. Allah’ın Cennet’te bize bizden razı olarak sunduğu bir nimet bize maddi zevkten çok manevi bir zevk verir, tıpkı bir insanın sevdiği bir kişiden aldığı hediyeyi benzerlerinden çok daha değerli görmesi gibi. Ödüller ihtiyaç duyulduğu zaman güzel gelir. Aç bir insana yemek her şeyden güzel gelirken tok bir insan aynı yemekten tiksinebilir. Çok sıkı bir çalışma temposu olan bir insan bir günlük tatili bile günlerce dört gözle bekler, o gün ona her şeyden güzel gelir; hâlbuki boş bir insan için bir tatil günü sıkılmaktan başka bir şey ifade etmez. Tıpkı bunun gibi dünyada yaşadığımız zorluklar ve bu dünyadaki eksiklikler bizim Allah’a ve Cennet’e olan özlemimizi arttırır, gerçek hayatımız olan ahiret hayatını bize daha güzel gösterir. Zaten zorluğun ve ızdırabın ne demek olduğunu bilmeseydik Cennet’teki güzelliğin ve zevkin bizim için bir anlamı olmazdı. Her yerin bembeyaz olduğu bir dünyada hiçkimse beyazın gerçek değerini bilemez. Eğer bu eksik dünyayı görmeseydik Cennet’in bizim için bir değeri olmazdı.

           

İnsan aklı şöyle bir soru da sorabilir: Eğer Allah bizim dünyada ne yapacağımızı ezeli ilmiyle biliyorsa neden bizi imtihan ediyor? Allah’ın bizi bu dünyaya göndermesi onun merhametinin bir sonucudur. Allah direk olarak cennetlikleri Cennet’e, cehennemlikleri Cehennem’de yaratıp cehennemliklere: “Ezeli ilmimle biliyorum ki ben sizi imtihan etseydim bana nankörlük yapacaktınız, bu yüzden sizi direk Cehennem’de yarattım.” deseydi buna razı olurlar mıydı? Buna sadece cehennemlikler değil, cennetlikler ve melekler bile râzı olmazdı çünkü o insanların haksız yere azap çektiklerini düşünürlerdi. Allah dünyayı yaratarak bütün bu bahaneleri ortadan kaldırmış oluyor. Mahşer gününde bütün insanlar birbirinin şahidi olacak, hatta melekler, hatta insanın kendi organları bile insana şahitlik yapacak. Kâfirler bile kendilerinin zalim olduğunu ahirette itiraf edecekler, ne var ki son pişmanlık fayda vermeyecek.

           

Eğer kâfirler bu dünyada sonsuza dek yaşasalar yine iman etmezlerdi. Hatta mahşer gününü gördükten sonra tekrar dünyaya gönderilseler yine Allah’ın sınırlarını aşarlardı, bunu Kuran şöyle bildiriyor: “Ateşin karşısında durdurulup da, "Ah, keşke dünyaya geri döndürülsek de Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve mü'minlerden olsak" dedikleri vakit (hallerini) bir görsen! Hayır, (bu yakınmaları) daha önce gizlemekte oldukları şeyler onlara göründü (de ondan). Eğer çevrilselerdi elbette kendilerine yasaklanan şeylere yine döneceklerdi. Şüphesiz onlar yalancıdırlar. (En’am 27-28)” İnsan zor durumdayken Allah’a yalvarır; Allah onu kurtardıktan sonra yine yüz çevirir, eski günahlarına geri döner. Hasta olan bir insan birden dünya zevklerinin önemsizliğinin farkına varır, iyileştikten sonra eski günahlarına tekrar düşmeyeceğine dair Allah’a tövbe eder. Ne var ki hastalığı geçtiği vakit nefsi hemen onun üzerinde hüküm kurar ve ona acziyetini unutturarak onu eski günahlarına çeker. Düşen bir uçakta ateist olmaz, herkes Allah’a bir şekilde yalvarır. O uçak kurtulursa eskiden ateist olanlar tekrar eski ateist hâllerine geri dönerler. Bu yüzden kâfirler Cehennem’de sonsuza dek yanacaklar. Onların ahiretteki pişmanlıkları samimi bir pişmanlık değildir, azaptan kurtulma amacıyla çıkarcı bir pişmanlıktır. Yani Allah’a nankörlük yaptıklarının farkına vardıklarından değil, azap çektiklerinden dolayı pişman olacaklar. “Kim burada kör olursa ahirette de kördür ve yolca da daha şaşkındır. (İsra 72)” Eğer samimi bir şekilde pişman olsalardı Allah onlara merhamet edebilirdi. Cennetlikler ise cehennemliklere her baktığında onlardan olmadıkları için Allah’a duydukları şükür kat kat artacak ve bundan manevi bir zevk duyacaklardır.

           

Allah insanın kalbine bakar, kalbinin güzelliğini esas alır. Lakin kalbin güzelliğini Allah’tan başkası bilemez, buna Allah’tan başkası şahit olamaz. Yukarıda bahsettiğimiz mevzu burada da geçerlidir. Allah eğer cehennemliklere “sizin kalbiniz kötü olduğu için sizi Cehenneme atıyorum” deseydi buna kimse razı olmazdı çünkü kalbin temizliği veya pisliği dışarıdan gözükmez, buna Allah’tan başka kimse şahit olamaz. İnsan kalbinin kötü olduğunu inkâr etmeye kalkarsa ona kalbinin kötülüğünü kanıtlamak imkânsız olur. Bundan dolayıdır ki Allah insanları yargılarken ölçüt olarak amelleri esas almıştır, ameller herkes tarafından şahit olunabilir ve kişiye aksi yönde bir iddiada bulunmasına imkân vermez. Yaptığımız her amel kayıt altındadır ve onları yaptığımızı inkâr etmek mümkün olmayacaktır. Ameller kalbin birer yansımasıdır ve kalbin vaziyetini dışarıya aşikâr eder: iyi kalpli insan iyi ameller yapar, kötü kalpli insan kötü ameller yapar. İslam’ın hükümlerini sık sık çiğneyen bir insanın “Dindar biri değilim ama kalbim temiz” demesi doğru değildir, bu insan kendini kandırmaktır. Zira kalp ile amel daima aynı istikamette gider ve birbirlerinden beslenirler. Allah mahşer gününde hükmüne muhalif hiçbir iddiaya mahal vermemek için ameli kalbe şahit kılmıştır. Amel bir nevi kalbin turnusol testidir.

Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın Cennet’ten Atılması

İslamiyetteki Âdem-Havva hikâyesi dışarıdan benzer gözükmesine rağmen Hristiyanlıktakinden birçok açıdan farklıdır. İslam’a göre Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın yasak meyveyi yiyerek Cennet’ten atılması işin sadece görünen sebebidir, yoksa insanlığın Cennet yerine Dünya’da yaşamasının müsebbibi Hz. Âdem değildir. Allah zaten Âdem (a.s.)’ı yaratmadan önce onu yeryüzü için yarattığını ayette bildirdiği gibi meleklere söylemişti: “Hani, Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. (Bakara 30)” Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın Cennet’ten atılıp yeryüzüne konulması Hristiyan ve Yahudilerin iddia ettiği gibi bir “ceza” değil, Allah’ın kendileri için belirlediği kaderin görünen sebebidir. Mesela Kuran’da belirli ayetlerin nüzul sebebi vardır ve birçok ayet insanların peygamberimize sordukları sorulara cevap olarak inmiştir. Bu ayetlerin Kuran’da yer alıp asırlarca okunması sırf bu nüzul sebeplerinden dolayı olmamıştır, yani bu ayetlerin inişinin tek sebebi o zaman sorulan bir soruya cevap vermek veya o zaman gerçekleşmiş bir hadiseye çözüm getirmek değildir. Kuran, Levh-i Mahfuz’da zaten Resulullah (s.a.v)’in doğuşundan çok önce tastamam bir şekilde yazılıydı. Resulullah (s.a.v.) zamanında gerçekleşen bazı hadiseler veya insanların ona sorduğu bazı sualler zaten Allah’ın planında Kuran’ın parçası olan bu ayetlerin inişinin görünen sebebi olmuştur. Yoksa kimse “Eğer Yahudiler Resulullah (s.a.v)’e Hz. Yusuf’un hayatını sormasaydı Kuran’da Yusuf Suresi olmazdı.” diye bir iddiada bulunamaz, “nüzul sebebi”nden kasıt bu değildir. Âdem aleyhisselam’ın hikâyesi de benzer şekilde bu kader planı çerçevesinde anlaşılmalıdır. Hz. Âdem ve Havva zaten Dünya için yaratılmışlardı, Şeytan ile yaşadıkları sonucu Cennet’ten atılıp Dünya’ya konulmaları insanlığa bir ders ve örnek vermek içindir, işin sadece görünen sebebidir.

Dünya Hayatı Âdil bir İmtihan Mıdır? 

            

İslam dininin bu dünyayı bir imtihan yurdu olarak görmesine şöyle bir itiraz gelebilir: “Bu dünyada farklı zamanlarda ve farklı yerlerde yaşamış insanların şartları aynı değil. Örneğin Mekke’de yaşayan bir insanın iman edip günahlardan kaçınması Amerika’da yaşayan bir insana göre çok daha kolay. Müslüman ailelerde doğanlar o zaman diğerlerinden avantajlı olarak doğuyor. Bu durumda nasıl adaletli bir imtihandan söz edebiliriz?”

           

Allah’ın en önemli sıfatlarından birisi de onun sonsuz adaletidir. Allah’ın mahşer günü herkesi en adaletli şekilde yargılayacağından şüphemiz yoktur. Rasulullah (s.a.v.) bir hadisinde “Ey eshabım, siz öyle bir zamandasınız ki, dinin emir ve yasaklarının onda birine uymazsanız helak olur, Cehenneme gidersiniz. Öyle bir zaman gelecek ki, emir ve yasaklarının onda birine uyabilen, Cehennemden kurtulur.[1]” buyuruyor. Yani insanlar yargılanırken yaşadıkları yere ve zamana göre yargılanacaklardır. Günah ve sevabı miktarları amellere göre belli ve sabit olan kavramlar yerine miktarları yere, zamana ve daha da önemlisi niyete göre değişen kavramlar olarak algılamalıyız. Allah’ın herkesten beklentisi farklıdır. Zeki bir öğrenci için imtihanda aldığı 70 puan kötü bir notken zeki olmayan bir öğrenci için 70 puan almak çok büyük bir başarıdır. Tıpkı bunun gibi dünya imtihanındaki başarı da kişinin içinde bulunduğu duruma ve kapasitesine göre tayin edilir.

           

Müslüman topraklarda doğanların çok büyük bir kısmının Müslüman olarak öldüğünü hesaba katarsak bu Müslüman topraklarda doğanların daha avantajlı durumda olduğu izlenimini verebilir. Aslında burada hesaba katılması gereken “Müslüman” olarak yaşadığını iddia edenlerin kaçının gerçekten “mümin” olduğudur, çünkü Müslüman ve mümin kavramları Kuran’da (49:19) açıklandığı üzere ayrı kavramlardır. Her Müslüman mümin değildir, lakin her mümin Müslümandır. İslam topraklarında yaşayan bir insanın “münafıklık (dışarıdan Müslüman gözüküp içeriden mümin olmama)” ihtimali bir hayli yüksektir. Hiçbir Müslüman “münafık” olmadığından emin olarak yaşayamaz; Hz. Ömer bile kendisinin münafık olup olmadığını başka insanlara sorar, sürekli kendinden şüphe ederdi. Kuran’da “münafık”lar neredeyse kâfirler kadar bahsedilir ve münafıkların derece olarak kâfirlerden de aşağı olduğu vurgulanır. Yani baktığımız zaman İslam topraklarında doğan bir insanın çoğunlukla takip ettiği iki seçenek vardır: mü’minlik veya münafıklık. Kâfir topraklarda doğan bir insanın da önünde iki seçenek vardır: mü’minlik veya kâfirlik. Münafıklığın kafirlikten daha beter olduğunu düşündüğümüzde İslam topraklarında doğmanın daha büyük bir tehlikeyi beraberinde getirdiğini söyleyebiliriz. Şu da dikkate alınmalıdır ki kâfir topraklarda doğan bir insanın  azap çekmesi için ona tebliğin doğru bir şekilde ulaşmış olması ve buna rağmen inkâr etmesi gerekir, ulaşmamışsa Allah’ı akıl yoluyla bulamasa bile kâfirlerle eşit muamele görmeyeceğini bize Kuran ve hadisler bildiriyor. “Biz, peygamber göndermedikçe hiç kimseye azap etmeyiz. (İsra 15)”

AHİRET’İN VARLIĞI

Allah ve ahiret birbirleriyle iç içe geçmiş iki terimdir. Allah’ın varlığı ahiretin varlığını gerektirir. Eğer ahiret olmasaydı adalet olmazdı, çünkü zalimin yaptıkları yanına kâr kalmış, mazlumun çektikleri karşılıksız kalmış olurdu. Eğer ahiret olmasaydı hikmetten söz edemezdik, çünkü o zaman Allah’ın insanı boşu boşuna yarattığını kabul etmiş olurduk. Eğer ahiret olmasaydı merhamet olmazdı, çünkü Allah’ın insanı yoktan var edip sonra tekrar yokluğa gömmesi Allah’ın merhametine aykırıdır. Bir insan Allah’a inanıp ahirete inanmıyorsa zalim, merhametsiz, beceriksiz, boş işlerin peşinde koşan bir tanrıya inanıyor demektir. Hâlbuki Allah bütün kötü ve eksik sıfatlardan münezzehtir. Bir insan misafirini dört dörtlük bir şekilde ağırlasa, ona istediği her şeyi sunsa, ancak akşam olunca misafirini evin çatısına çıkarıp aşağı atsa bu mantıklı ve tutarlı bir davranış olur mu? Allah bizi bu dünyada en güzel şekilde ağırlıyor, ihtiyacımız olan her şeyi önümüze sunuyor ve bize rahmetiyle muamele ediyor. Bizi bu dünya misafirhanesinde böyle güzel bir şekilde ağırlamışken bizi öldürüp yokluğa gömmesi hiç onun merhametine ve tutarlılığına yakışır mı? Bu kâinattaki her şey Ahiret'in delilidir. Ahiret'in olmadığına dair ise bir tane bile delil olamaz. “Şaşacaksan, onların şu sözlerine şaşmalısın: 'Biz toprak olduktan sonra yeniden mi yaratılacağız?' (Rad 5)”

Allah insana akıl ve merak duygusu verdiğinden ona elçileriyle yol göstermemesi düşünülemez. Bu dünyada hiçbir mahlûk boş yere yaratılmadığına göre ve hepsinin az çok belli görevleri bulunduğuna göre akıl sahibi insan da boşuna yaratılmamıştır. Kâinatın 99.999%’unun bir yaratılma sebebi varsa kâinatın en fazla 0.001%’ini oluşturan insan aklının ve merakının da bir yaratılış sebebi olduğunu farz ederiz, buna dair bir kanıtımız yoksa bile genele bakarak böyle bir yargıya varırız. Allah açlık, uyku ve cinsel dürtülerimiz gibi bütün ihtiyaçlarımızı gerekli sebepleri yaratarak tatmin ediyor, tıpkı bunun gibi akıl ve merakımızı da vahiyle tatmin etmesi beklenir.

Allah insanların ya tam Cennetlik ya da tam Cehennemlik olmasını ister ki ödülü veya cezayı tam anlamıyla hak etsinler. Bu yüzden Allah Cehennemliklere daha fazla günah işlemeleri için yol açar, Cennetliklere de daha hayırlı işler yapmaları için imkân sunar. İnsan hangi yoldan gitmek istiyorsa Allah o yolu ona kolaylaştırır. "Kâfirler, kendilerine mühlet vermemizin, şahısları için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz onlara bu mühleti, ancak günahlarını artırsınlar diye veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır." (Âli İmran 178)”

Cehennem de Allah’ın bir Rahmetidir

Cehennem de aslında bir rahmettir, kesinlikle ve kesinlikle zulüm değildir. Allah’ın kâfirleri yok olmaktan kurtarıp Cehenneme atması idam edilecek bir mahkûmun cezasını müebbet hapse çevirmek gibidir, yani suçlu için iyi bir şeydir. Yokluk cezası hiçbir ceza ile karşılaştırılamayacak kadar kötüdür, bir insan acı çekerken bile en azından acı çekmesini sağlayan bir varlığa sahiptir. Kâfirler Cehennemde Kuran’ın bildirdiğine göre yok olmayı arzu edeceklerdir, ancak bu istek akla göre değil nefse göre yapılan bir istektir. “Bizi İnsan Yapan Nedir?” yazısındaki “Nefs” başlığında nefsin insana akla ters olan işleri yaptırdığından bahsetmiş, insanın nefs yüzünden gelecekte yiyeceği yüz sopayı şu anda yiyeceği elli sopaya tercih edeceğini söylemiştik. Özellikle kâfirler sürekli nefslerine uyan insanlar oldukları için şu an yiyecekleri elli sopayı gelecekte yiyecekleri yüz sopadan çok daha kötü görürler, hâlbuki mantıklı olan şimdi elli sopa yemeyi tercih etmektir. Kâfirlerin Cehennemdeki yok olma talebi de böyledir; şimdi yenilecek elli sopayı Cehennem azabına, sonra yenilecek yüz sopayı da yokluğa benzetebiliriz. Kâfirler Cehennemde acı çekerken yok olmak onlara daha sevimli gelecektir, hâlbuki bir an nefslerinden kurtulup mantıklı bir şekilde düşünseler yokluğun bütün her şeyden daha sevimsiz olduğunu kavrarlar. Acı çekerken mantıklı karar veremeyen insanların yok olmayı dilemesi mantıksız bir istektir. Allah, kâfirlerin Cehennemde yok olmayı dilediklerini söylerken aslında onların Cehennemde bile nefslerine göre ve mantıksızca hareket ettiklerini bize bildirmiş oluyor, yani kâfirlerin Ahiret’te bile akıllanmayacak olduklarını bize üstü kapalı biçimde anlatıyor.

ALLAH KÂİNATI NEDEN YARATTI?

Bu hayat Allah’ın bize karşılıksız bir lütfudur. Eğer iyi kalpli, cömert ve zengin bir kişi size karşılıksız bir şekilde bin lira bağışlasa sürekli bunu neden verdiğini sorgulamak yerine ona teşekkür etmeye çalışırsınız. Cömert ve zengin insanın bu yardımı onun iyi kalpliliğini gösterir, bu yardımından maddi bir çıkar bekliyor değildir. Bu yardımından bizden bağımsız başka bir çıkar beklese bile (örneğin bu yardım sayesinde devlete ödediği vergi azalacak olsa) bu bizi ilgilendirmez, biz her türlü ona iyiliği için teşekkür ederiz. Bu hayat da en yüce merhamet ve ikram sahibi olan ve sonsuz zenginliğe sahip olan Allah’ın bize karşılıksız olarak bahşettiği bir lütuftur. Allah’ın bizi yoktan var etmesi sonsuz merhametinin ve zenginliğinin eseridir, herhangi bir maddi sebebi yoktur. Maddi sebebi olsa bile bu bizi ilgilendirmez, bize sadece şükretmek düşer. Allah’ın kâinatı yaratma gibi bir zorunluluğu da yoktu, yaratmasa da kudretinden hiçbir şey kaybetmezdi. Lâkin Allah yaratmayı tercih etmiş ve kendisinin başka varlıklar tarafından da bilinmesini istemiştir.

Biz nasıl ihtiyaç sahibi birisine yardım ettiğimizde manevi bir zevk hissediyorsak bizim ruhumuzun kaynağı olan Allah da kullarını cennetinde “el-Vehhâb (Karşılıksız ihsan eden)” ismiyle rızıklandırarak manevi bir zevk hissediyor olabilir. Biz nasıl suçlu ve zalim birisini cezalandırmaktan, ondan intikam almaktan manevi bir zevk duyuyorsak bizim ruhumuzun kaynağı olan Allah da suçluları “el-Kahhar (kahredici)” ve “el-Müntekım (intikam alıcı)” isimleriyle cehennemde cezalandırarak manevi bir zevk duyuyor olabilir. Biz nasıl kendi güzelliğimizin veya ortaya koyduğumuz bir eserin güzelliğinin başkalarını tarafından görülüp takdir edilmesinde manevi bir zevk duyuyorsak bizim ruhumuzun kaynağı olan Allah da kendi güzelliğinin ve kendi yarattığı güzelliklerin takdir edilmesiyle manevi bir zevk duyuyor olabilir. Tabi ki bunların mahiyetini tam olarak bilemeyiz, sadece kendimize bakarak tahminde bulunabiliriz. Dediğimiz gibi Allah’ın bizde yansıyan sıfatları gerçeğinin sadece çok küçük birer kopyasıdır, insan Allah’ın suretinde yaratılmıştır.

           

Burada şöyle bir soru da sorulabilir: “İnsanların çoğu kâfir olduğunu göre çoğunluk Cehenneme gidecek. Yani Allah’ın yaratması mutluluktan çok acı ve azap getirmiş olacak, bundan dolayı hiçbir şey yaratmaması daha iyi olmaz mıydı?” Bunu bir örnekle cevaplayalım. Bir çiftçinin elinde bin tane tohum vardır ve bütün bunları dikmeye karar verir. Lâkin kendisi de bilmektedir ki bu tohumların en az dokuz yüz tanesi ya hiç çıkmayacak, ya da çıktıktan sonra mahsul verene kadar solup ölecek. Buna rağmen çiftçi yine de elindeki bütün tohumları ekmekten geri durmaz, çünkü sağlıklı şekilde mahsul verecek olan yüz tohum onun için o kadar değerlidir ki mahsul veremeden yok olacak olan dokuz yüz tohumun zararını fazlasıyla telafi eder. Eğer Allah insanlar arasından büyük peygamberler, âlimler, veliler, şehitler çıkacağını ezeli ilmiyle bilmeseydi bu kâinatı yaratmazdı. Sadece Hz. Muhammed (s.a.v) meyvesi vermesi bile bu kâinat ağacının yaratılması için yeterli bir sebeptir. Bu konuda Fetih Suresi’nin son ayetlerinde de gönderme yapılan İncil’deki şu benzetmeyi aktaralım: “İsa onlara benzetmelerle birçok şey anlattı. ‘Bakın’ dedi, ‘Ekincinin biri tohum ekmeye çıktı. Ektiği tohumlardan kimi yol kenarına düştü. Kuşlar gelip bunları yedi. Kimi, toprağı az, kayalık yerlere düştü; toprak derin olmadığından hemen filizlendi. Ne var ki, güneş doğunca kavruldular, kök salamadıkları için kuruyup gittiler. Kimi, dikenler arasına düştü. Dikenler büyüdü, filizleri boğdu. Kimi ise iyi toprağa düştü. Bazısı yüz, bazısı altmış, bazısı da otuz kat ürün verdi. Kulağı olan işitsin!’… ‘Şimdi ekinciyle ilgili benzetmeyi siz dinleyin. Kim göksel egemenlikle ilgili sözü işitir de anlamazsa, kötü olan gelir, onun yüreğine ekileni söker götürür. Yol kenarına ekilen tohum işte budur. Kayalık yerlere ekilen ise işittiği sözü hemen sevinçle kabul eden, ama kök salamadığı için ancak bir süre dayanan kişidir. Böyle biri Tanrı sözünden ötürü sıkıntı ya da zulme uğrayınca hemen sendeleyip düşer. Dikenler arasında ekilen de şudur: Sözü işitir, ama dünyasal kaygılar ve zenginliğin aldatıcılığı sözü boğar ve ürün vermesini engeller. İyi toprağa ekilen tohum ise, sözü işitip anlayan birine benzer. Böylesi elbette ürün verir, kimi yüz, kimi altmış, kimi de otuz kat.’ (Matta 13: 3-9 … 18-23)”

Allah Kâinatı Yaratmadan Önce Ne Yapıyordu?

Zaman, Allah’ın yarattığı bir mahlûktur; kimse kendi yarattığı şeye muhtaç ve tâbi olmayacağı gibi Allah da kendi yarattığı zaman boyutuna tâbi değildir. Geçmiş, gelecek, şimdi, önce, sonra gibi kavramlar zaman olgusuna tâbi olan insan türünün kullandığı kavramlardır. Zamandan münezzeh olan Allah için ise önce ve sonra gibi kavramlar kullanılamaz, bu yüzden “Allah kâinatı yaratmadan önce ne yapıyordu” sorusu kendi içinde yanlış bir sorudur. İnsan hayatı boyunca hep zamana tâbi olduğundan zamansızlığı hayâl edemez, bu yüzden Allah’ın zatını tam olarak kavrayamaz. Allah’ı insan aklına sığdırmaya çalışmak okyanusu bir bardağa sığdırmaya çalışmaktan farksızdır. Bazı zevzekler de “Her şeyi Allah yarattıysa Allah’ı kim yarattı?” diye soruyorlar, bu soru da Allah’ın zamana tâbi olduğunu ve belirli bir başlangıç noktası olduğunu düşünmekten ileri gelir. Hâlbuki Allah bütün varlığın özüdür, varlık demek Allah demektir. Allah’tan bağımsız bir varlık düşünülemez.

ALLAH (TANRI) İYİYSE NEDEN KÖTÜLÜĞE İZİN VERİYOR?

Bugün Hristiyan dünyasından ithal edilen sorulardan biri de “Eğer Tanrı iyiyse neden kötülüğü yarattı? Tanrı iyiyse neden dünyada sıkıntılar var?” sorusudur. Bugün dinden nefret eden insanların çoğunun bilinçaltında bu soru var: Tanrı varsa neden savaşlara, yoksulluklara, açlıklara, kötülüklere izin veriyor? Hâlbuki bu soru İslam’a karşı sorulamaz; çünkü İslam zaten bu dünyanın bir imtihan olduğunu, kimin iyiyi seçip kimin kötüyü seçeceğinin belli olması için yaratıldığını söyler. Dünyada kötülük olmasaydı zaten imtihan olgusunun getirdiği bu ayrım mümkün olamazdı. “Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz, sabredenleri müjdele. (Bakara 155)”

Bu soruyu soran kişiye göre “kötü” nedir? Bir çocuğun küçük yaşta ölmesi kötü müdür? Hâlbuki bu o çocuğun direkt olarak Cennet’e girmesini garantiler, annesinin ise teslimiyet ile sabretmesi durumunda Cennet’e girmesine vesile olur. Savaşlar kötü müdür? Hâlbuki savaşlar sayesinde birçok mümin şehitlik makamına ulaşır, birçok gayrimüslime İslam mesajı ulaşmış olur. Hastalıklar kötü müdür? Hâlbuki hastalıklar müminlerin günahlarına kefaret olur ve ahirette çekecekleri cezayı dünyada çekip kurtulmasını sağlar, aynı zamanda hastalık insanın günah işlemesi zorlaşır. Dünyada nefsimizin bize kötü gösterdiği bir şey aslında hayırlı, nefsimizin bize iyi gösterdiği bir şey aslında şerli olabilir. Hayatları en zor olan insanlar peygamberler ve Allah dostlarıdır çünkü bu insanların başına gelmiş olan musibetler aslında birer rahmetti. Hristiyanlar genellikle başına kötü olaylar gelen insanların kötü oldukları için Tanrı tarafından cezalandırıldığını düşünür; Müslümanlar ise bu insanların Allah katında çok yüksek makamda oldukları için daha da büyük imtihanlarla sınandıklarına inanır. Yani Müslümanların ve Hristiyanların kötülüğe ve zorluklara bakış açısı birbirinden çok farklıdır. İslam dini tamamen iyilik üzerine yoğunlaşan ve kötülüğü açıklamakta zorlanan Hristiyanlık ile bu konuda ayrılır. İnsan antrenman yaparken kaslarını zorladığından belki biraz acı çeker, ancak bu onun uzun vadede kaslarının güçlenmesine sebep olur. Dünyadaki sıkıntılar da bize geçici acılar verse bile uzun vadede bizi daha güçlü ve dayanıklı kılar, takvamızı arttırır. Görüldüğü gibi Allah’ın gönderdiği sıkıntılar bile aslında bizim için hayırlıdır, bizi pişirip olgunlaştırır.

Dünyadaki eksiklikler ve zorluklar aynı zamanda bizim Cennet’i daha çok arzulamamıza vesile olur. Bu dünyadaki zevklerin önünde çeşitli engeller olduğu için (hastalıklar, maddi sıkıntılar, savaşlar…) insanlar asıl zevk yerinin Cennet olduğunu bilir ve sürekli Cennet’i arzular. Dünyada en güzel şeyin bile bir kusuru vardır: Çikolata yemek kilo aldırır, spor yapmak sakatlıkları ve ağrıları beraberinde getirir, seks yapmak istenmeyen hamileliklere ve cinsel yolla bulaşan hastalıklara sebep olur, bilgisayar oynamak baş ağrıtır… En güzel kadın bile bir gün yaşlanıp çirkinleşeceğini, en zeki mühendis bile çok yaşlanınca aklının zayıflayacağını, en güçlü sporcu bile yaşlanınca gücünü yitireceğini bilir. Tüm bu eksiklikler ve endişeler olmasaydı insanlar Cennet’i boş verip dünya zevklerine dalar, sonra da helak olup giderlerdi. Dünyadaki eksiklikler ve sıkıntılar bizi Cennet için çalışmaya motive ettiğinden aslında birer rahmettir. Aynı zamanda dünyada yaşadığımız zorluklar bize kanıksadığımız nimetlerin değerini hatırlatır ve hâlimize şükretmemizi sağlar. Eğer nimetler bizim elimizden zaman zaman alınmasaydı onların değerini anlamazdık. Hasta olmayan bir insan sağlığın değerini bilmez ve sağlığı için Allah’a şükretmezdi. Eğer dünyada hiç kör insan olmasaydı biz de göz nimetinin değerini anlayamazdık çünkü bir şeyin değeri ancak o şeyin yokluğuna şahit olununca fark edilir. Sıkıntılar bizi Allah’ın nimetlerini takdir ederek Allah’a şükretmeye ittiğinden aslında birer rahmettir. Şunu akılda tutmak gerekir ki Dünya’nın aslı iyilik ve intizamdır, sıkıntılar ise istisnadır. İnsanlar genellikle sağlıklıdır, hastalıklar istisnadır; Yer genellikle sabittir, depremler istisnadır; Yeryüzünde genellikle barış hâkimdir, savaşlar istisnadır. Yaşadığımız sıkıntılar dünyanın aslı değil, genel iyiliği ve intizamı anlamlandıran istisnalardır.

Bilmediğimiz bir sistemde meydana gelen aksaklıklar bize o sistemin nasıl çalıştığını öğrenmek için bize çok büyük katkı sağlar. Örneğin zekâ engelli insanlar olmasaydı beynin nasıl çalıştığını bilemez, bu yönde deneyler yapamazdık. Ozon tabakası delinmemiş olsaydı Güneş’ten gelen ışınların mahiyetini ve bu tabakanın aslında bizi Güneş’ten koruduğu gerçeğini bilememiş olurduk. İnsanlar tembeldir, bir şeyden pragmatik bir fayda görmüyorlarsa o şey için çaba sarf etmezler. Eğer hastalıklar olmasaydı insan bedenini araştırma ihtiyacı hissetmezdik, eğer depremler olmasaydı jeoloji ilminde gelişmek için uğraşmazdık, eğer uzayda bizi tehdit eden meteorlar ve zararlı ışınlar olmasaydı uzayı araştırmak için tek kuruş para harcamazdık. Yani Allah yarattığı müthiş sistemde bazen küçük aksaklıklar meydana getirerek hem bizim o sistemi daha iyi öğrenmemizi sağlıyor, hem de bizi o sistemi araştırmamız ve öğrenmemiz için teşvik ediyor. Sonuçta Allah sanatını biz bilelim ve takdir edelim diye var etti, bizim evreni araştırarak Allah’ın sanatını takdir etmemiz yaratılış amaçlarımızdan biridir.

Bu konuda peygamberin şu hadisini de zikretmekte yarar var: “Eğer dünya Allah nazarında sivrisineğin kanadı kadar bir değer taşısaydı tek bir kâfire ondan bir yudum su içirmezdi[2]" Sınırlı bir sayıyı sonsuza bölersek sıfır elde ederiz. Bu dünya fanidir, ahiret ise ebedidir; fani olan şey ne kadar kötü gözükürse gözüksün sonsuz olan şeyle karşılaştırdığımızda değeri sıfırdır. Bu dünyadaki kötülükler ve güzellikler ahiret hayatında kazanılacak ödüllerle ve çekilecek cezalarla karşılaştırıldığında ehemmiyetsizdir. Bu yüzden koskoca ahireti unutarak kısacık dünya hayatındaki kötülüklerden şikâyet etmek aptallıktır. Allah merhametliyse cehennemi neden yarattı diye bir soru da sorulabilir. Zalimi affetmek, zulmü cezasız bırakmak merhamet değil tam tersine zulümdür. Eğer devlet bir insanın katilini cezasız serbest bırakırsa öldürülen bu kişinin yakınları buna razı olur mu? Eğer Allah zalimlere hak ettikleri cezayı vermeseydi mazlumlara zulmetmiş olurdu.

İnsanların çoğunluğu başlarına bir musibet geldiğinde bunun kendileri için aslında hayır olabileceğini düşünmez, hemen isyana ve şikâyete başlar. Allah bu tip işlerden sorumlu birçok vesile (ki melekler de bu vesilelere dâhildir) vazifelendirmiştir ki bu cahil insanlar başlarına gelen her musibette direk olarak Allah’ı suçlamasın, akılsızlık sonucu Allah’a küfretmeye kalkmasın. Mesela depremde yakınını kaybeden bir insan suçlu olarak depremi ve tabiat hadiselerini görür, o depremi Allah takdir ettiği hâlde o direkt olarak Allah’ı suçlamaz. Pek çok insan sevdikleri kişiler can verince bundan Azrail’i mesul tutar, Azrail’e isyan eder. Eğer Allah Azrail’i sebep kılmayıp direkt olarak bu işi kendine mâl etseydi bu sefer insanlar hayatını kaybeden her sevdikleri için Allah’ı suçlarlar, böyle yaparak çok büyük günaha girmiş olurlardı. Allah aslında kendisinin takdir ettiği işlere tabiat kanunlarını ve melekleri bir perde kılmış ki bunların hikmetini anlayamayan her gâfil direkt olarak Allah’a isyan etmesin.

ATEİSTLER İÇİN HAYATIN ANLAMI

İslam fıtrat dinidir, insanın hamurunda doğuştan mevcuttur. Bütün insanların bedenleri nasıl yemek yeme ve nefes alma ihtiyacıyla yaratıldıysa bütün insanların ruhu da Müslüman olma ihtiyacıyla yaratılmıştır. “Hakka yönelerek kendini Allah'ın insanlara yaratılışta verdiği dine ver. Zira Allah'ın yaratışında değişme yoktur; işte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler. (Rum 30)” İslam’ın mesajı kendilerine ulaşmamış olan kimseler Müslüman olma ihtiyaçlarını gidermek için batıl dinlere inanırlar. Bu ihtiyaçtan dolayı tarihteki bütün kavimler batıl da olsa bir dine inanmışlardır. Bir insanın İslam’ın mesajını işittiğinde ona inanması doğal olandır, onu reddetmesi ise artı olarak bir çaba ister. Allah’ı reddeden bir insan hem tesadüfü ilahlaştırma gibi bir saçmalığa kendisini inandırır, hem de hiçbir anlamı olmayan bir hayâta râzı olur. Yani aklı ve kalbi onu Allah’a ittiği hâlde o hem aklına hem de kalbine karşı direnir.

Dine inanmayan insanların hayatta hiçbir amacı olamaz. Darwinci görüşe göre hayatın tek amacı genlerimizi çocuklarımızla gelecek nesillere aktarabilmektir. Bu açıklama akıl sahibi olan bir mahlûku tatmin edemeyeceği için ateistler için hayatın bir anlamı yoktur. Kanımca bir ateistin intihar etmesi yaşamasından daha mantıklıdır. Şimdi size bunu kanıtlamaya çalışacağım.

İki gün sonra iki kolunuzun da kesileceğini hayal edin. Bu iki günü nasıl değerlendirirdiniz? Bu benim son şansım diyip iki gün boyunca kollarınızla yapabileceğiniz tüm aktiviteleri mi yapardınız? Yoksa kendinizi kolsuz bir hayata alıştırmak için kollarınızı en az miktarda kullandığınız aktiviteleri mi tercih ederdiniz? Eğer birinciyi tercih ediyorsanız sizin kalbiniz de gâfil bir ateistin kalbine benziyor demektir. Zirâ sonuç olarak her türlü kollarınızı kaybedeceksiniz, nihai sonuç budur. O iki gün boyunca kollarınızı kaybedecek olmanızın üzüntüsü kalbinizi kurcalıyorken onları kullandığınız aktiviteler yapmak size zevk vermez. Tam tersine bu aktiviteler kollarınıza daha fazla bağlanmanıza sebep olur, dolayısıyla kollarınızı kaybetmeniz sizin için daha da acı verici bir hâl alır. Hayat ve ölüm ilişkisi de böyledir. Hayatta ne yaparsanız yapın sonunuz yaşlılıktan, sonra da ölümden başka bir şey olmayacaktır. Kimse ölümün vereceği fiziksel acıdan korkmaz, çünkü o en fazla birkaç dakika sürer, önemli olan ölümün hayattayken kalbinize verdiği acıdır. İnsan doğada öleceğinin farkında olan tek canlı olduğu için ölüm onun için fiziksel acıdan çok daha ötedir. Hayvanlar için sadece “şimdi” vardır, geçmişi ve geleceği düşünmezler. Ne var ki geçmişte yaşanmış acılar ve başta ölüm olmak üzere geleceğe dair kaygılar insanın yakasını hiçbir zaman bırakmaz. İnsan için “şimdi”, geçmiş ve gelecek arasında sıkışmış küçücük bir andan başka bir şey değildir. Hiçbir hayvan öleceğini bilerek yaşamaz, bir gün öleceğinin farkında olmak ise insana hiçbir hayvanın üzerinde olmayan ağır bir yük yükler. Dinsiz bir insan hayata bağlandıkça ölüm onun için daha da korkunç bir hâl alır. Dinsiz bir insan hayatı daha çok sevdikçe onu kaybetme korkusu da o derecede artar. Dinsiz bir insan hayatta elde ettiği her başarının yanında o başarıyı kaybetme korkusu da edinmiş olur. Ölümün onun kalbine verdiği ruhsal acı onu hiçbir zaman rahat bırakmaz ve onun hayattan zevk almasını engeller. Ölüm nihai sonuç ve mezar nihai mesken olduğundan bu hayatın içindeki hiçbir şey mühim değildir. Dinsiz bir insan nihai gerçek olan ölümün verdiği acıyı mümkün olduğu kadar azaltmak için hayata mümkün olduğu kadar az bağlanmalıdır, hayata ne kadar fazla bağlanırsa hayatını kaybetmek onun için o kadar zor olur. Tıpkı verdiğimiz örnekte kollarına daha fazla bağlanarak kollarını kaybetmeyi zorlaştıran kişi gibi… Bu yüzden ateistlerin hayatta hiçbir amacı olamaz.

Bir mahkûmu düşünün, bir hafta sonra idâm edilmesi kararlaştırılmış. Bu mahkumun o bir hafta içinde hayattan zevk alması mümkün müdür? O bir hafta içinde bütün hayatı gözlerinin önünden geçer, bütün sevdiklerini bırakacak olmanın üzüntüsü ona işkence gibi gelir. Baktığı her şeyi bir daha göremeyeceğinin, duyduğu her sesi bir daha işitemeyeceğinin hüznü onu kaplar. Ölüm anı ise birkaç dakikalık acıdan ibarettir. O bir hafta ona ölümün kendisinden çok daha acı verici gelir. Aslında hepimiz idamımızı bekleyen mahkûmlarız, idamımızı beklemek bize idamımızın kendisinden daha çok azap veriyor. İşin ilginç tarafı ne zaman idâm edileceğimizi bile bilmiyoruz, belki bu dünyada bir haftamız bile olmayacak. Bir insanın kafasına silah dayamışsanız o insan o anda dünyanın en güzel yemeğini yese bile ondan zevk almaz; hâlbuki her daim kafamıza dayanmış sonsuz sayıda silah var, ölüm bize her yerden gelebilir. İnsan etten kemikten yapılmış zayıf bir mahlûktur, vücudundaki en ufak aksaklık ya da dışarıdan gelen en ufak bir müdahale insanı sakatlayabilir, hatta öldürebilir. Yuttuğumuz her lokma bile bizim için bir ölüm tehdididir, her yutuşumuzda soluk borumuzu kapayan küçücük bilinçsiz bir et parçası olmasa yuttuğumuz her lokma bizi öldürürdü. Allah’a inanmayan bir insan için hayat bu yüzden çekilmezdir, hatta ölümün kendisinden bile beterdir. Bir insan kendisi için önemli bir sınava girmeden önce kendisini çok büyük bir heyecan kaplar. Bu heyecan sınav günü yaklaştıkça daha da artar ama sınava başladığı an bu heyecandan tamamen kurtulur ve kafasında bir rahatlama hisseder. İnsanlar Pazartesi sendromunu aslında Pazartesi değil Pazar günü yaşarlar, Pazar günü boyunca tatillerinin biteceği kaygısı onlara rahatsızlık verir. Bunlar gösteriyor ki ölümün acısı da ölüm anında değil, hayattayken hissedilir. Ömrü uzatmak ölüm acısını uzatmak demektir. Demek ki bir ateist için ölüm hayattan daha güzeldir, akıllı bir ateist için intihar etmek yaşamaktan daha mantıklıdır.

Şeytan, bu gâfilleri sürekli para, mülk, şehvet, evlat gibi dünyevi şeylerle kandırır. Günümüzde insanların çoğu daha fazla zengin olmak için yırtınır durur. Hâlbuki bunların hiçbiri öldükten sonra insanın işine yaramayacaktır. Ateist olarak yaşamak gittiğin yolun çıkmaz yol olduğunu bile bile umutla yürümeye devam etmeye benzer. Şeytan insanlara sürekli ölümü unutturmaya çalışır, hayatın Allah’a isyan içindeyken bile anlamlı olduğunu iddia eder. Kuran, içkinin ve kumarın şeytanın oyunları olduğunu söyler çünkü böyle şeylere bağımlı olan insanın beyni uyuşur, hayatı sorgulamaya imkânı olmaz. Böylece dinsizler hayvan gibi yaşayıp hayvan gibi ölürler. Materyalistler insanın da bir maymun türü olduğunu, hayvanlardan bir farkının olmadığını iddia ederler. Bunlar bütün insanları kendileri gibi zannettiklerinden bu iddiaları kendilerine göre doğrudur. Nitekim Kuran-ı Kerim de kafirleri hayvanlara benzetir: “Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır. (Araf 179)”

DİNE İNANMAK İNSANI DAR GÖRÜŞLÜ MÜ YAPAR?

Günümüzde dine karşı oluşmuş önyargılardan birisi de dinin insanları dar görüşlü yapmaya ittiği inancıdır. Bu görüşe göre insanlar inandıkları dinin dogmalarını değiştiremeyecekleri için birçok şeyi tarafsız olarak yorumlayamamakta, hayata dar bir çerçeveden bakmak zorunda kalmaktadır. Hâlbuki insanın bir ayağını şüpheye düşmediği sağlam bir yere basması o insanı daha dengeli ve güçlü kılar. İnsan dini sorgulayarak seçer, böylece tek ayağını basacağı yeri mantıklı bir süreçle seçmiş olur. Bir insan her gün yerçekiminin varlığını kanıtlama ihtiyacı hissetmediği gibi her gün dininden şüpheye düşme ihtiyacı hissetmez, bir süre sonra ona kesin olarak inanır.  İnsan bir bacağını kesin olarak inandığı şeye dayayarak diğer bacağıyla diğer insanlara, inançlara ve fikirlere ulaşmaya çalışır. Böyle yaparak daha dar görüşlü olmaz, tam tersine daha dengeli ve güçlü olur. Belirli bir inancı olmayan insan ise bir ayağını hiçbir zaman güvendiği sağlam bir yere basamadığından oradan oraya zıplar durur. Yıllar sonra bakar ki bunca çabaya rağmen hiçbir sorusuna cevap bulamamış, başladığı yerin etrafında dönüp durmuş. İnsanlar tek ayaklarını sağlam bir şekilde bilime de basamazlar, çünkü bilim de değişkendir ve kesin cevaplar veremez –gerçi günümüzdeki ateist bilim adamları iki ayaklarını da bilime basarak yaşıyorlar ki bu bağnazlıktan başka bir şey değildir-. Descartes bile her şeyden şüphe etme felsefesi ile yola çıkarak en sonunda şüphe etmemesi gereken belli başlı şeylerin olduğunu fark etmiş, kendi varlığından hiçbir zaman şüphe etmemesi gerektiği sonucuna varmıştır. Eğer kendi varlığından bile şüphe duysa hiçbir cevaba ulaşamayacağını kendisi de bilmektedir, bu yüzden “Düşünüyorum, öyleyse varım” sözüyle varlığından şüphe duyamayacağını itiraf etmiştir.

Gerçekten de tarihte Allah’ı aradan çıkararak hakikate ulaşmaya çalışan filozoflar bir arpa boyu kadar yol alabilmiş değillerdir. Bu insanlar ne olduklarını, ne aradıklarını, ne amaçla aradıklarını bilmezler; sonuçta da hemen hemen hepsi hayatlarından tatmin olmamış ve huzursuz şekilde ölüp giderler. İslam üzerine tefekkür eden İslam alimleri ise gittikleri yolu ve bu yola giden yöntemi çok iyi bildiklerinden gerçeğin sırrına erişebilmiş, maddi âlemden manevi âleme geçiş yapabilmiş ve Allah ile bir olarak huzurlu bir şekilde bu dünyada yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bazen bakarız ki filozofların, bilim adamlarının, sosyologların asırlarca tartıştığı bir konuya Kuran ve hadisler o kadar sade ve güzel bir cevap verir ki insanların asırlarca bu kadar basit konuya nasıl çözüm getiremediğine şaşarız. Kuran’ın rehberliğinde her şey anlam kazanır ve basitleşir, kendilerini “açık görüşlü” sayan insanlar ise Kuran’ın rehberliğinden yoksun olduklarından her türlü saçmalığın peşinden körce giderler. Kuran’ı rehber edinmek insanı dar görüşlü yapmaz, tam tersine insanı gerçeğe çok daha rahat ve doğru şekilde ulaştırır.

           

Burada önemli olan taraflı olma ve taraflı bakma arasındaki farktır. Her insanın bir tarafı vardır, bu düşünmenin kaçınılmaz bir gereğidir. Lâkin taraflı olmak insanı olaylara tek taraflı bağnaz bir gözle bakmaya itmemeli, insan dünyayı gerektiği zaman tepeden bakarak yorumlayabilmeli. Ne yazık ki bu özellik dindar olsun veya olmasın insanların çoğunda mevcut değildir. Mesela bizim gibi ülkelerde “çağdaş” olmak sürekli vurgulanır ve insanlara öğütlenir. Hâlbuki çağdaş olmak insanı yaşadığı çağın paradigmaları dışına çıkamamaya ve dünyayı sadece bu paradigmalarla yorumlamaya götürür. Önemli olan çağdaş olmak değil çağlar üstü olmaktır. İnsan içinde bulunduğu çağın dayatmalarından etkilenmeden mutlak doğruya ulaşmaya çalışmalıdır.

 

[1] Tirmizi, Hadis: 2267

[2] Tirmizi, Zühd 13, (2321); İbnu Mâce, Zühd 11, (2410). 

bottom of page