
RESMİ TARİH YALANLARI
Irkçılık, çağımızın en mühim sorunlarındandır. Bu sorun İslam ümmetini paramparça etmiş, dünyaya iki tane dünya savaşı hediye etmiş, ülkemizde de yıllardır devam eden çatışmaların müsebbibi olmuştur. Bu yüzden bu konuyu etraflıca ele almak ve kafamızda bu tip önyargıları atmak için bu yazıyı yazmak elzem oldu. Öncelikle belirtmek gerekir ki ırkçılıktan kastımız vatanseverlik ve kişinin milleti ile iftihar etmesi değildir. İslamiyet kan bağına ehemmiyet verir, bu yüzdendir ki akrabalar ile yakın ilişki kurmayı emreder. Kendi milletimiz de sahip olduğumuz kan bağından dolayı bizim için diğer milletlerden yüksek bir dereceye sahip olmalıdır. İslam’ın bin yıldır kılıcı olan Türk milletine mensup olduğumuz için sonuna kadar iftihar ederiz. Şüphesiz ki dünya tarihinde İslamiyet’e en büyük hizmeti yapan, Müslümanlara en uzun süre liderlik eden, adı İslamiyet ile en çok özdeşleşen millet Türk milletidir. Akdeniz’deki Osmanlı Türklerinden İran’daki Safevi Türklerine, Ortadoğu’daki Memlük Türklerinden Hindistan’daki Gazneli ve Babürlü Türklere uzanan kocaman bir coğrafyada Türk imparatorlukları İslam’ın öncüsü olmuşlardır. Tarihe ne kadar tarafsız bakarsak bakalım bu apaçık hakikati inkâr edemeyiz. Vatan ve millet sevgisine dayalı milliyetçiliği Batılıların “manevi duygulardan yoksun, tamamen aynı düşünen ve aynı amaca hizmet eden dünya insanı” yaratma projesine karşı önemli ve faydalı bir silah olarak görüyorum. Bizim eleştirdiğimiz milliyetçilik insanlara bir sürü ön yargı yükleyen, insanları ayrıştıran ve ilmi unsurlara dayanmayan fitne unsuru ideolojidir.
Şunu da vurgulamak gerekir ki kökü İslam’a dayanmayan bir Türk milliyetçiliğinin hiçbir temeli olamaz. Bir insan Türklerin yüce bir millet olduğunu iddia ediyorsa bunun için bir delil getirmelidir. “Türkler yüce bir millettir çünkü Türk milleti en köklü tarihe sahip millettir” diye bir iddiada bulunsa bu doğru olmaz çünkü Mezopotamyalıların, Mısırlıların, Yunanlıların ve Çinlilerin tarihi şüphesiz Türk tarihinden daha köklüdür ve bu milletler medeni hayata Türklerden daha önce geçmiştir. “Türkler yüce bir millettir çünkü Türk milleti tarihteki en başarılı millettir” diye bir delil getirilse denir ki Türk milletinin de her millet gibi tarihte güçlü olduğu zamanlar da zayıf olduğu zamanlar da olmuştur. “Türkler yüce bir millettir çünkü Türk milleti en zeki millettir” diye bir delil getirilse Türk milletinin IQ ortalamasının pek çok milletten daha düşük olduğu gerçeği bu delili de çökertir. İşi daha da zorlayıp “Türkler yüce bir millettir çünkü Türk milleti en güzel en yakışıklı millettir” diye bir delil getirilse bunu diyen arkadaşa güzel bir Rusya turu yaptırırız ki bu iddiasının yanlışlığını bilfiil idrak etsin. Türk milletinin yüceliğine karşı geçerli tek delil şu olabilir: “İslam hak dindir ve Türk milleti İslam’a en büyük hizmeti yapan millet olduğu için yüce bir millettir.” İslam’a inanmayan ve ölçüsü İslam olmayan bir insanın Türk milliyetçisi olması beklenemez, böyle olduğunu iddia ediyorsa bile onun milliyetçiliği içi boş bir slogandan ibarettir.
Ümmetçi bir imparatorluğun kalıntıları üzerinde kurulan ve ulus-devlet modelini benimseyen Türkiye Cumhuriyeti toplumu bir arada tutmak ve tek millet şuuru yaratmak için fazlaca Türk milliyetçiliğine başvurmuş, aynı zamanda herkesin etrafında toplandığı neredeyse tanrısal bir Atatürk figürü yaratmıştır. İnsanları ümmet bilincinden millet bilincine geçirmek kolay olmamıştır; bunun için Türklüğü ve Kemalizm’i yücelten sayısız resmi tarih yalanı uydurulmuş, Türk kökenli olmayan vatandaşların varlığı görmezden gelinmiş ve bu vatandaşlar asimilasyon politikasına maruz bırakılmış, özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında o dönemdeki faşist İtalya ve Almanya’dan bu tip konularda fazlaca etkilenilmiştir. Kemalist milliyetçilik dünyadaki hemen hemen bütün milliyetçiliklerin aksine muhafazakâr değildir, hatta Batı medeniyeti ve kültürünü daima Türk medeniyeti ve kültürünün önüne koymuştur. Kemalistler bu çelişkiyi aşmak için ise makul bir muhafazakâr-milliyetçi politikadan çok tamamen hayali ve romantik bir milliyetçilik yaratmıştır. Mustafa Kemal, Sümerlilerden tutun Kızılderililere kadar herkesin Türk kökenli olduğunu inanıyordu (O dönemde kurulan bankalara Sümerbank ve Etibank isimlerinin verilme sebebi de budur). Aynı zamanda Yunan medeniyetini de Türklerin kurduğuna inanıyor ve Anadolu’yu en aşağı yedi bin yıllık Türk yurdu olarak tanımlıyordu. Bu komik ve temelsiz iddialardan oluşan Türk Tarih Tezi 1930’lu yıllarda üniversitelerde dahi okutuldu, hatta buna itiraz eden profesörler işlerinden oldular. Günümüzde Kemalizm eskisi kadar güçlü olmadığından Türk Tarih Tezi ve resmi tarih yalanlarından büyük kısmı etkisini yitirdi, ancak yine de bu rejimden bize miras kalan çok ciddi ön yargılar vardır. Şimdi günümüzde MEB tarih kitaplarında anlatılan resmi tarihi kronolojik bir şekilde inceleyelim ve bu tarihte anlatılan en meşhur yalanları ifşa edelim, bunu yaparken hem gülelim hem de bilgilenelim.
Resmi Tarih Yalanı: Türk milleti binlerce yıl önce gökten zeplinle inmiştir ve günümüze kadar tek bir çizgi hâlinde süregelmiştir.
Birçok insan ırkların genetik olarak kesin çizgilerle ayrıldığını zanneder, halbuki bu özellikle Anadolu gibi sık göç alan coğrafyalarda mümkün değildir. Osmanlı İmparatorluğu belki de dünya tarihinin en fazla milletten insanı barındıran imparatorluğuydu, özellikle Ermeni ve Rum nüfusunun kalabalık olduğu yüz yıl önceye kadar bu topraklarda Türkler kahir ekseriyet değildi. Bunun sonucunda muhakkak ki hem kültür hem de gen alışverişi kaçınılmaz olarak olmuştu. Günümüzde Türkiye’de homojen bir gen haritası yoktur: Karadenizlilerde Kafkas-Laz etkisi, Egelilerde Yunan etkisi, Doğulularda da hatırı sayılır derecede Suriyeli, İranlı ve Ermeni etkisi vardır. Balkan göçmenleri ise Balkan milletleriyle karıştıklarından Balkanlılara benzer, birçoğunda sarışın fenotip görülür ki Mustafa Kemal Paşa bir Balkan göçmeni olarak buna bir örnek teşkil etmektedir. Bunun tek bir açıklaması vardır: Anadolu’nun ve Balkanların muhtelif yerlerine yerleşen Türk boyları komşu oldukları milletlerle karışmıştır. Osmanlı’nın dağılması, insanlar arasında ülke sınırları koysa bile genetik sınırlar koymamıştır.
Bu söylediğimiz tabi ki sadece Türk milleti için geçerli değildir, dünyada Japonlar gibi tarih boyunca izole olmuş milletleri saymazsak hiçbir milletin tam anlamıyla bir ırk teşkil ettiğini söylemek mümkün değildir. Örneğin günümüzde Arap diye adlandırdığımız kavimler tek bir ırk değildir, bu kavimlerin hiçbiri Hz. Muhammed (s.a.v)’in kavminden gelmiş de değildir. Günümüzde Arap dediğimiz kavimler aslen Arap olmayan ancak İslam’ın yayılış aşamasında Arapçayı kendilerine dil olarak seçmiş, yani Araplaşmış kavimlerdir. Iraklıların, Suriyelilerin, Mısırlıların, Tunusluların tarihi Arap tarihinden daha eskiye dayanır; yani bu milletler Araplar yokken de vardı.
Burada şu konuya da açıklık getirmek gerekir ki bilhassa toplum arasında gerçek Türklerin çekik gözlü olduğuna dair bir algı mevcuttur, Anadolu Türklerinin çekik gözlü olmaması ise Anadolu’daki yerel milletlerle karışmış olmalarıyla açıklanmaya çalışılmaktadır. Bu doğru değildir, Batı Türkistan’da yaşayan Oğuz Türkleri arasında büyük ihtimalle hiçbir zaman çekik gözlü Asyalı fenotipi yaygın olmamıştı. Bugün Oğuz Türklerinden gelen Türkiye, Azerbaycan, İran, Irak, Suriye ve Balkan Türkleri/Türkmenleri çekik gözlü fenotipe sahip değildir. Büyük ihtimalle Selçuklular dış görünüş olarak günümüzdeki Anadolu Türklerine oldukça benziyordu. Çekik gözlü Asyalı fenotipi Doğu Türkleri arasında yaygındır ki Cengiz Han dönemindeki Moğol istilası bu milletlerin çekik gözlülük oranını arttırmıştır. Moğollar, Batıya göç ettikten sonra Müslüman olup Türkleştiler ve yerel Türkistan halklarıyla karıştılar; bu karışma sonucu Orta ve Doğu Türkistan halkları arasında çekik gözlülük iyice yayıldı.
Kemalist resmi tarih yazımının şüphesiz en çok yalan uydurduğu dönemlerin başında İslam öncesi Türk tarihi gelmektedir. Kemalist rejim yeni kurulduğunda eski Türk tarihine çok ciddi bir ilgi gösterdi ve Orta Asya temelli yepyeni bir Türk tarihi anlatısı yazıldı. Bunun sebebi çok açıktır: Yeni kurulan rejim, Türklerin İslam’a duyduğu aidiyeti yok etmek ve insanlara İslam’dan uzak yepyeni bir milli kimlik aşılamak istiyordu ki İslam öncesi Türk tarihine vurgu yapmanın bu sürece katkı sunacağını düşünüyordu. Ayrıca, Türklerin İslam öncesinde çok büyük bir millet olduğu ve İslam dinine geçtikten sonra İslam yüzünden geri kaldığı algısı yaratılmak isteniyordu. Kemalist rejimin İslam öncesi Türk tarihiyle alakalı fazla yalan uydurmasının bir diğer sebebi ise bu dönemde yazılı kaynak bulunmamasından ötürü yalan uydurmaya daha elverişli olmasıdır. İslam öncesi Türkler çok az sayıda yazılı kaynak bıraktığı için bu dönem hakkında bilgimiz çok az, bu bilgi eksikliği ise çoğu zaman yalan ve abartı bilgilerle doldurulmaya çalışılıyor. Bu dönem, bilgi eksikliğimizden kaynaklanan muğlaklığından ötürü çok kolay esnetilebilen ve manipüle edilebilen bir dönemdir ki Kemalist tarih anlatısı ideolojik gözlüklerle yaklaşarak bu dönemi ziyadesiyle manipüle edebilmiştir.
Tarihe objektif baktığımızda ise Mezopotamya, Anadolu, Çin, Hindistan, İran, Mısır gibi yerlerdeki medeniyetlerin Orta Asya’ya göre çok daha eski olduğunu görüyoruz. Eski Türklerin yaşadığı coğrafya medeniyet merkezlerine uzak bir coğrafyaydı ve bu coğrafyada genellikle bir devlete bağlı olmadan göçebe şekilde yaşayan az nüfuslu gruplar bulunuyordu. Bu gruplar yerleşik yaşama geçmedikleri için gelişmiş bir devlet düzenleri ve bilgi aktarımları da yoktu. Örneğin yazı MÖ 3200 yılında icat edilmiş ve milattan önce Amerika yerlileri de dâhil hemen hemen bütün milletlerce kullanılmıştır, Türklerin ise ilk yazılı eseri taa MS 700 yılında yazılmış olan Orhun kitabeleridir. Eski Türkler, yazı gibi en temel bilgi aktarım mekanizmasını neredeyse hiç kullanmadıkları için kümülatif bir kültürel ve bilimsel gelişme süreci yaşamadılar. İşin daha da ilginci Kazakların ve Kırgızların büyük kısmı yaklaşık bir asır öncesine kadar hâlâ göçebe olarak yaşıyorlardı, bu milletler şehir hayatıyla ilk defa Rus işgali sebebiyle 20. yüzyılda tanıştılar. Bu tarz bir hayat tarzına sahip olan insanların diğer büyük medeniyetlerle yarışabilmesi mümkün müdür?
Türkiye’de kendini “Türkçü” olarak tanımlayan bazı kişiler ve siyasetçiler Türk tarihinin 5 bin yıllık olduğunu iddia ediyorlar, hâlbuki kendisini Türk olarak tanımlayan ilk topluluk olan Göktürkler yaklaşık 6. yüzyılda ortaya çıkmıştır ki Göktürk devleti literatürde ilk Türk devleti sayılmaktadır. Bu da yaklaşık 1500 yıllık bir Türk tarihine tekabül etmektedir. Resmi tarih yazımımız bu tarihi daha geri götürebilmek için Göktürklerden 500 yıl önce yaşayan Hunların da Türk olduğunu iddia ediyor. Hunların Türk olduğu iddiası Türkiye dışı kaynaklarda pek kabul gören bir iddia değildir, Hunlar aralarında proto-Türk kabilelerin de bulunduğu farklı milletlerden müteşekkil bir konfederasyon olarak kabul edilir. İşin aslı hem Asya'daki Hunlar (Xiongnu) hem de sonrasında Avrupa’yı istila eden Hunlar geriye hiçbir yazılı eser bırakmamıştır ve bıraktıkları izler de kökenleri hakkında kesin bir kanıya varmamıza yetmeyecek kadar azdır. Hunlar büyük ihtimalle Türk ismini kullanmıyordu, sonradan tarih sahnesine çıkacak olan Türkleri ciddi şekilde etkilemiş olsalar da Hunlara Türk demek Sümerlilere Arap demek gibi bir şeydir, modern zamanda oluşan bir kimliği geçmişe yansıtma çabasıdır. Bir şekilde zorlama bir yorumla Hunları Türk kabul etsek bile Hunlar Türk tarihini günümüzden 2000-2500 yıl geriye götürmüş olur ki Türkçü şahısların 5000 yıllık iddiası hâlâ gerçekçi bir iddia olmaz.
Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 Türk devleti iddiası da genel olarak keyfi ve ideolojik belirlenmiş bir devlet listesidir. Bu listedeki bilhassa İslam öncesi devletlerin pek çoğunun Türk kökenli olduğuna dair bir delil bulunmamaktadır. Ayrıca Memlükler, Safeviler, Anadolu Selçuklu devleti gibi Türk olduğu bütün dünya tarafından kabul edilen bazı devletler 16 Türk devleti listesine alınmamıştır. Bu listedeki devletlerin yakın zamanda var olmuş olanlarını hariç tutarsak hemen hemen hepsinin ithaf edilen bayrakları hayal ürünüdür, bu devletlerin hangi bayrağı kullandığı bilinmemektedir. Zaten resmi devlet bayrağı konsepti modern devletlere ait bir olgudur, eski dönemde devletlerin resmi bir bayrağı bulunmuyordu.
Peki gerçekten İslam’ın kabulü Türkleri geri mi götürmüştür? Hakikat bundan daha uzak olamazdı. Türkler tarih boyunca dünya çapında bilinen neredeyse bütün devletlerini ve şahsiyetlerini İslamiyet’ten sonra çıkarmıştı. Türklerin altın çağı olan 1000-1800 yılları arasındaki dönem İslamiyet kimliğiyle iç içe geçmiş şekilde yaşanmıştır ve bu dönemde Türkler, İslam’ın öncüleri olarak bütün dünyayı etkileyen bir millet hâline gelmiştir. Bugün Türk dünyası dışındaki herhangi bir insan İslam öncesi Türklere dair hiçbir şey bilmez; lâkin dünyadaki pek çok insan Osmanlı’yı, Memlükleri, Timur’u, Babür’ü, Gazneli Mahmut’u belli dereceye kadar bilir. Hatta ilginçtir ki İslam öncesinde Türklere göre çok daha köklü ve gelişmiş milletler olan İranlılar (Persler) ve Hintliler İslamiyet sonrasında çok uzun süre Türk devletlerinin tahakkümü altında yaşamıştır. İran yakın zamana kadar Türk hakimiyeti altında yaşamıştır ve şimdiki dini liderleri Hamaney ve Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan bile Türk kökenlidir. Orta Çağ'da İslam dünyasının çoğunluğu Türk devletleri tarafından yönetiliyordu, bu yüzdendir ki Avrupa’da Türk ve Müslüman kelimeleri eş anlamlı olarak kullanılmaya başlanmıştı.
İslam’ın kabulü Türk tarihindeki en önemli dönüm noktasıdır, bu dönüm noktasından hemen sonra Türkler için büyük fetihler dönemi başlamıştır. Türkler İslam’a girdiğinde İslam dünyası bilimsel ve kültürel açıdan zirve dönemini yaşıyordu, Türkler de bu büyük bilgi birikimini bir anda ellerinde bularak kendilerini çok hızlı şekilde geliştirdiler. Osmanlı’nın son dönemlerinde İslam’ın bazı aşırı tutucu yorumları Türklerin gelişimini yavaşlatmış olabilir, lâkin bu durumu bütün Türk tarihine uyarlamak doğru değildir. Eğer Türkler İslam’a hiç girmeseydi hâlleri bugünkü Moğolistan’dan daha iyi olmazdı.
Günümüzde bilhassa Türkçü/Kemalist çevreler tarafından sık sık Türklerin İslam dinine zorla girdiği iddiasını duymaya başladık. Bu ideolojileri benimseyen bazı YouTube şahsiyetleri (Cavit Pancar bunların başında geliyor) bu yalan iddiayı tekrarlayarak yayılmasına sebep oldular. Hâlbuki bu iddia da Türkleri İslam dininden soğutma amacıyla uydurulmuş bir iddiadır ve tarihsel olarak en ufak bir doğruluğu yoktur.
Bu şahısların temel hatalarından birisi o devirde Türklerin yaşadıkları bölgeleri günümüzdeki gibi zannetmeleridir. Kuteybe bin Müslim gibi Arap komutanların Buhara, Semerkant, Fergana gibi şehirlerde yaptıkları savaşlar Türk halklarına değil İrani halklara yöneliktir; o dönemde bu şehirler İrani/Tacik halkların yaşadığı şehirlerdi (Bu şehirlerde günümüzde bile Tacik nüfusu yoğundur). Türklerin kuzeyden bu bölgelere göç edip bu bölgeleri Türkleştirmesi Karahanlılar döneminden itibaren olmuştur ki bu Kuteybe bin Müslim’den birkaç yüz yıl sonradır. Bu bölgeler günümüzde Türk devletlerinin sınırları içinde yer aldığından dolayı Türkçü kardeşlerimiz bu bölgelerin Emevîler döneminde de Türk şehirleri olduğunu farz ediyorlar ki bu doğru bir bilgi değildir. Türkler, o dönemde daha kuzeyde yaşıyorlardı ve Müslümanlar ile çok büyük savaşlar yaşamadılar, İslam devleti Türkistan topraklarında ilerlemedi.
Şu doğrudur ki Emevîler döneminde Türklerle Müslümanların savaşları oldu, lâkin bu savaşların çoğunluğu din temelli değildi ve Türklerin Müslüman olmasıyla sonuçlanmadı. Bu çatışmalara rağmen Emevîler Türkistan topraklarını ele geçiremedi. Zaten Emevîler, Arap milliyetçisi bir imparatorluk olarak İslam’ı yaymaktan ziyade ganimet ve vergi toplayıp zenginleşmek amacıyla savaşıyordu. Emevîlerden sonraki dönemde ise bilhassa tasavvuf etkisiyle İslam, Türk kabilelerin arasında yayılmaya başladı. Türkler; zaten İslam’a benzer bir inanca sahip oldukları için İslam’ı kendilerine çok yabancı bulmadılar, Müslümanların o dönemdeki gelişmişliğinden ve üstün medeniyetinden etkilendiler. Karahanlıların topluca İslam’a geçişi büyük oranda Satuk Buğra Han öncülüğünde oldu, Oğuz boylarının İslam’a geçişi ise büyük oranda Selçuk Bey öncülüğünde oldu. Türkler, İslam’ı adım adım kabul ederken bir İslam devleti tahakkümü altında değildiler; İslam’a geçmeleri için hiçbir zorlamaya maruz kalmamışlardı, hatta ve hatta İslam’a geçmeyi teşvik eden herhangi bir maddi çıkarları da yoktu. Arap ve İran halklarının bile çoğunluğu İslam dinine İslam devleti altında yaşarken girmişlerdi ve bu tercihlerinde gayrimüslimlerden alınan cizye vergisini ödememek gibi maddi çıkarlar etkili olmuştu. Türkler, tarihte İslam devleti hükmü altında olmadığı hâlde İslam’ı seçen çok az sayıda milletten biridir, bu perspektiften bakınca Türklerin İslam’a girişi Arapların İslam’a girişinden bile daha gönüllü ve çıkarsız olmuştur.
Türkler, Müslüman olduktan çok kısa bir süre sonra Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklular öncülüğünde İslam topraklarının ciddi bir kısmına hâkim oldu. Eğer Türkçülerin iddia ettiği gibi Türkler, zorla Müslüman olmuş olsaydı diğer Müslümanları fethedip üstünlük kurduktan hemen sonra eski dinlerine geri dönerlerdi. İşin komik tarafı Türkçüler, aynı anda hem İslam öncesi Türklerin çok güçlü olduğunu iddia ediyor hem de bu Türkleri Araplara sürekli yenilen ve Araplara teslim olan ezik bir millet olarak sunuyor. Bu durumda İslam nasıl bir mucizeymiş ki sadece bir nesil önce yenilip zorla din değiştiren ezik ve zayıf bir milleti, bir nesil sonra önemli Müslüman toprakları fetheden ve Abbasi halifesini bile kuklası haline getiren kudretli bir millete dönüştürmüş (!) Bu mantıkla Türklerin tamamen İslam sayesinde güçlendiğini kabul etmiş oluyorlar.
Türklerin hemen hemen hepsinin İslam’a geçmesi de çok ilginç ve istisnai bir vakadır. Mesela Arap halkları arasında Müslüman olmayan çok insan vardır: Lübnan’da, Mısır’da, Suriye’de ciddi bir Hristiyan Arap nüfusu bulunmaktadır. Ayrıca Suriye ve Irak’ta Dürzülerin, Yezidilerin, Nusayrilerin oranı azımsanmayacak kadar fazladır. Türk halkları ise çok geniş bir coğrafyayı kapsamalarına rağmen aralarında İslam’dan farklı bir dini seçenlerin oranı çok düşüktür.
Günümüzde Türkçü/Kemalist çevreler tarafından yaratılan algılardan birisi de İslam dininin "Arap dini" olduğu ve Müslüman Türklerin "Araplaştığı" algısıdır. İlginçtir ki kendilerini milliyetçi olarak tanımlayan bu şahıslar Türklerin tarihteki en büyük düşmanı olan Batı'dan alınan hiçbir kültürel değer ve geleneğe karşı milliyetçi bir duruş göstermezler, lakin Türklerin bin yıldır sahip olduğu ve öncülük ettiği bütün birikimi "Arap kültürü" olmakla suçlarlar.
İslamiyet gerçekten Arap dini midir? İslam dini özünde evrensel bir iddia taşır ve herhangi bir milletin tekelinde değildir, bütün insanlığın ortak dinidir. Buna rağmen şunu net olarak diyebiliriz ki İslam dini tarih boyunca Araplardan ziyade Türkler ile özdeşleşmiştir. Türkler, Müslüman olduktan sonra kısa süre içinde İslam dininin siyasi liderliğini eline almış ve neredeyse bin yıl boyunca bu liderliğini devam ettirmiştir. Orta Çağ’daki Avrupa kaynakları İslam dininden “Türk dini” diye bahseder, hatta Türk kelimesini Müslüman kelimesi ile eş anlamlı olarak kullanır. Avrupa’daki Reform hareketinin öncüsü olan Martin Luther, İslam dinini “Türk dini”, Hazreti Muhammed (s.a.v)’i “Türklerin peygamberi” olarak tanımlar ve Türkleri Hristiyan aleminin en büyük düşmanı olarak görür. Bu tanımlamanın çok benzeri Hindistan’da da vardır. Hindular da asırlar boyu İslam dinini “Türk dini (Turuka Dharma)” olarak tanımladılar ve Türkleri Hinduizm’in en büyük düşmanı olarak gördüler; zira Gazneli Mahmut ile başlayan süreç boyunca Türk imparatorlukları, İslam’ın Hindistan/Pakistan/Bangladeş coğrafyasında hâkim olmasını ve yayılmasını sağladı. Günümüzde İslam dininin sembolü olarak görülen ay-yıldız ve hilal sembolleri de Türklerden alınmadır, bu semboller Osmanlı İmparatorluğu'nun sembolleri olduğu için zamanla İslam dini ile özdeşleşmiştir.
Türkler, İslam dinini Araplardan değil, İranlılardan öğrenip Müslüman oldular ve İslam’ı eski inanç ve gelenekleriyle harmanlayarak kendilerine has yeni bir kalıba soktular. Türklerin amelî mezhebi olan Hanefilik mezhebinin kurucusu Ebu Hanife Fars kökenliydi, Türklerin itikadi mezhebi olan Maturidilik mezhebinin kurucusu İmam Maturidi ise Türk veya Fars kökenliydi. Türklerin manevi dünyasında büyük yer sahibi olan Hoca Ahmet Yesevi ve Türklerin düşünce dünyasında büyük yer sahibi olan Fârâbi Türk kökenlilerdi. Türkler, İslam'a girdiklerinde bile Araplardan ciddi şekilde etkilenmediler, daha çok Farsî halklar ile etkileşime girdiler.Türklerin İslam anlayışında Araplardan farklı olarak daha güçlü bir tasavvuf etkisi hakimdir, Allah sevgisi ve nefs terbiyesi sık sık vurgulanır. Pek çok Türkçü kardeşimiz tarikatları “Araplık”la suçlamasına rağmen aslındatarikat geleneği Araplardan ziyade Türkler arasında kök salmıştır, zira tarikat kültürü İslam öncesi Türklerin inanç ve kültürlerinden de etkilenmiştir (Mesela eski Türklerdeki şamanların yerini Müslüman Türklerde şeyhler/dervişler almıştır.) Türkler, Müslüman oldukları zaman “Araplaşmamıştır”, İslam dinini kendi kimlikleriyle uyumlu şekilde yorumlayıp benimsemiştir.
Hz. Muhammed (s.a.v)’in Arap kökenli olması İslam’ın “Arap dini” olarak görülmesine bir sebep olabilir. Lâkin İslam dininin geçmişte gönderildiğini iddia ettiği 124 bin peygamber içerisinden sadece Hz. Muhammed (s.a.v) Arap kökenlidir, diğer hiçbir peygamber Arap değildi. Ayrıca Hz. Muhammed (s.a.v)’in ve ilk Müslümanların Arap olması bir üstünlük sayılacaksa Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi onun en azılı düşmanları olan şahıs ve kabileler de Arap kökenliydi. Kuran-ı Kerim’in Arapça olması İslam’ın “Arap dini” olarak görülmesine bir sebep olabilir. Burada şunu kabul etmek gerekir ki Kuran illaki tek bir dilde inmek zorundaydı ve bu dilin Hz. Muhammed’in (s.a.v)’in konuştuğu dil olması en uygun seçenekti. Günümüzde kendini Arap olarak tanımlayan çoğu millet Müslüman olmadan önce Arapça konuşmuyordu, bu milletler İslamiyet’ten sonra Arapça’yı anadil olarak seçtiler ve kendilerini Arap olarak tanımlamaya başladılar. Ayrıca Kuran’ın Arapçası 1400 yıl önce konuşulan Arapçadır ve günümüzde hiçbir millet tarafından ana dil olarak konuşulmamaktadır. Bugün ne bir Suriyeli, ne bir Suudi Arabistanlı, ne de bir Mısırlı bununla ilgili eğitim almadan Kuran-ı Kerim’in Arapçasını anlayamaz. Arap dünyasının sadece azınlık bir kısmı Kuran-ı Kerim’in dilini anlayabilmektedir.
Kuran’ın Arapça olmasının sebebi bazı bağnaz hocaların iddia ettiği gibi Arapça’nın kutsal bir dil olması değildir; temel sebebi Kuran’ın ilk muhataplarının Arapça konuşmasıdır. Zira gelecek nesildeki muhataplar için tercüme yapmak mümkün olsa da ilk muhataplarda tercümeye vakit olmadığı için bildikleri dilde indirilmesi bir zaruriyettir. “Biz o Kur’an’ı yabancı bir dilde indirseydik, onlar elbette: ‘Onun âyetleri anlayacağımız bir dille iyice açıklanmalı değil miydi? Arap olmayana yabancı dilde bir kitap olur mu?’ diyeceklerdi. (Fussilet 44)” Görüldüğü gibi Kuran’ın kendisi bile Arapça’ya bir kutsallık atfetmez. Literatürde Arapça’yı öven ve Cennet dilinin Arapça olduğunu iddia eden bir hadis olsa da ulemanın çoğunluğu bu hadisin uydurma hadis olduğunu iddia etmiştir; yani Cennet dilinin Arapça olduğu iddiası doğru değildir. Ayrıca yine bazı kişiler Hz. Peygamber dönemine ait sarık benzeri kıyafetleri sünnet olarak görüp giyse bile bu kıyafetlerin diğer kıyafetlere göre daha faziletli olduğunu iddia eden hiçbir ayet veya sahih hadis yoktur. Hz. Peygamber kendi kavminin ve döneminin kıyafetlerini giymiştir ve 2. Mahmut benzeri bir kıyafet devrimi yapmamıştır; aynı kıyafetleri o dönemde Ebu Cehil ve Ebu Leheb gibi İslam düşmanları da giyiyordu. Sarık takmanın faziletlerine dair hadislerin de hepsi uydurma veya zayıf hadistir; İslam dini hiç kimseden 7. yüzyıl Arap kıyafetlerini giymesini beklemez. Kimi cahil hocaların Arap kültürünü İslamiyet sanması İslam dininin evrensel mesajına zarar vermektedir.
Araplar, İslam öncesinde putlara tapıyordu ve öldükten sonra hayata inanmıyorlardı; Türkler ise İslam öncesinde her şeyi yaratan tek bir Tanrı’ya inanıyorlardı ve Ahiret inancına sahiptiler, yani inançları eski Arap inancına göre İslam’a daha yakındı. Günümüzde Arap coğrafyası sayılan Mısır, Suriye, Irak, Filistin, Kuzey Afrika gibi topraklar İslam dinine İslam devleti altında yaşarken girmişlerdi; Türkler ise İslam devleti tahakkümü altında olmadıkları hâlde tamamen gönüllü olarak İslam'ı seçtiler. Bugün Arap halkları arasında başta Hristiyanlık olmak üzere İslamiyet dışındaki dinler azımsanmayacak kadar yaygındır ama Türk halklarının hemen hemen hepsi İslam dinine mensuptur. İslam dininin Araplarla ve Araplıkla özdeşleştirilmesi için hiçbir makul sebep yoktur, bu algı tarihsel gerçeklerle de çelişmektedir.
Türklerin zorla Araplaşması tarihsel olarak imkânsızdır; zira İslam tarihi boyunca Türkler çoğunlukla yönetici, Araplar ise yönetilen konumunda olmuştur. Türklerin Arap ve İranî halklar üzerindeki kültürel etkisi büyüktür. Türk devletleri olan Memlükler ve Osmanlılar döneminde, bazı Hristiyan Araplar sosyal ve ekonomik nedenlerle İslam’a geçmiş ve Araplar arasındaki Müslüman oranı kademeli olarak artmıştır. Benzer şekilde, Selçuklular döneminde de bazı Zerdüştlükten gelen İranlılar İslam’a geçmiş ve İranlılar arasındaki Müslüman oranı artmıştır. Osmanlı etkisiyle Mısır’da, Suriye’de, Ürdün’de, Filistin’de, Lübnan’da Türklerin geleneksel mezhebi olan Hanefilik mezhebi yayılmış ve baskın hâle gelmiştir. Yine Osmanlı etkisiyle başta Irak ve Suriye lehçeleri olmak üzere Arap dillerine çok sayıda Türkçe kelime girmiştir.
Günümüzdeki Türk halklarının toplam sayısı yaklaşık 170 milyon civarıdır. Bu 170 milyonun 99%’dan fazlası İslam dinine mensuptur. Ayrıca tarih boyunca yaşamış olan bütün Türklerin yaklaşık 90%’ının Müslüman olduğu tahmin edilmektedir (İslam öncesi nüfus az olduğu için süre uzun bile olsa toplam nüfusa katkısı düşüktür.) Türk halklarının İslam dinini bu kadar geniş çapta benimsemesi İslam dinini Türk halklarının en birleştirici unsuru haline getirmiştir. İslam ile beraber bütün Türk halkları ortak bir ülküye, ortak hukuk sistemine, ortak kavramlara ve ortak değer yargılarına sahip olmuşlardır. Bu ortaklık, Türklerin birbirinden uzaklaşıp farklılaşmasına mâni olmuştur; zira eğer İslam olmasaydı Türkiye Türkleri büyük ihtimalle tamamen Batılılaşırdı, Batı ve Orta Türkistan tamamen Ruslaşırdı ve Doğu Türkistan tamamen Çinlileşirdi. Bu Türk halkları asimilasyona yıllarca İslam kimliği uğruna direndi, eğer İslam olmasaydı asimilasyon çok kolay olurdu ve Türk halkları zamanla birbirini tanıyamaz hâle gelirdi. İslam ile beraber Türk halkları, birbirlerine sadece benzer dili konuşan halklar olarak değil, aynı zamanda “din kardeşi” olarak da bakmaya başlamıştır. Yakın zamanda Türkistan'ı ziyaret ettiğimde bizi onlara bağlayan en büyük bağın İslam olduğunu bir kez daha görmüş oldum, bütün Türk halklarının İslam ile Türklüğün evliliğinden doğan kardeş çocuklar olduğunu hissettim. Türkistan coğrafyası ile hem milli hem de dini kardeşliğimizin olması aramızdaki bağı çok güçlü kılıyor.
Resmi Tarih Yalanı: İslamiyet öncesi Türk tarihinde toplumsal eşitlik vardı.
Dünya tarihindeki hiçbir toplumda tam anlamıyla eşitlik söz konusu olmamıştır, sadece yüz yıl önce bile kadın ve erkeğin eşit olduğunu savunsaydınız büyük ihtimalle sizinle alay ederlerdi. Buna rağmen İslamiyet öncesi Türk toplumunun görece daha eşit bir toplum olduğu doğrudur, lakin eşitlikçi bir toplum olmak pek çok zaman gelişmişlikten ziyade basit bir düzene sahip olmanın bir sonucudur. Zira bir toplum ne kadar gelişmişse eşitlik o kadar azalır, herkes farklı görevleri yapmaya başlar ve farklı yönleriyle öne çıkar, farklılık da eşitsizliği beraberinde getirir. En çok eşitlik avcılık-toplayıcılık döneminde vardı, herkes benzer şekilde yaşar ve benzer işleri yapardı. Ondan sonra devletlerin kurulması ve toplumsal hayatın başlamasıyla iş birliği önem kazanmış ve herkes farklı alanlarda uzmanlaşmaya başlamıştır, bu da beraberinde tabii olarak eşitsizliği getirmiştir. Eşitsizlik kötü bir şey değildir, bu gelişmiş toplumların bir özelliğidir. Günümüzde eşitliğin en fazla olduğu toplumlar Afrika kabileleridir ki hiç kimse bu kabileleri iyi bir toplum örneği olarak görmez. İslamiyet öncesi Türklerde de göreceli eşitliğin var olması bu toplumun göçebe yaşantısının bir sonucudur, o dönemdeki diğer göçebe milletlerde de durum bundan farklı değildi. Resmi tarihin bunu gurur duyulacak bir şeymiş gibi anlatması şüphesiz tarihi çarpıtmak demektir.
Resmi Tarih Yalanı: İstanbul’un fethi Orta Çağ’ı kapatıp Yeni Çağ’ı açmıştır.
Tarihçiler arasında Orta Çağ’dan Yeni Çağ’a geçişi başlatan evrensel olarak kabul edilmiş bir hadise yoktur, bu durum her tarihçiye göre farklılık gösterir. İstanbul’un fethi Doğu Roma’lı entellektüellerin Antik Yunan eserleri ile birlikte Batı’ya kaçmalarını ve orada Rönesans’ı başlatmalarını sağladığından Orta Çağ’ı kapatma konusunda ciddi bir pay sahibidir. Buna rağmen Orta Çağ’ın kapanmasındaki bütün payı İstanbul’un fethine yüklemek yanlış olur, günümüzde birçok Batılı tarihçi de Orta Çağ’ı kapatan olay olarak başta Amerika’nın keşfi olma üzere birçok farklı olayı işaret etmişlerdir. Bu konuda İstanbul’un fethini merkeze koyan da vardır koymayan da, bu tamamen izafi ve insanların belirlediği bir mevzudur.
Zaten çağ kavramı da başlı başına hayal ürünüdür, soyuttur. Bu sınıflandırma son yüzyılda tarihin analizini kolaylaştırmak için yapılmıştır. Yoksa beş yüz yıl önce yaşayan bir insan kendini herhangi bir çağda görmüyordu, hiçbir zaman bir çağın kapanıp başka bir çağ açıldığını da düşünmüyordu. Aslında bakarsak çağ kavramı temelde Batı’nın kendi tarihini iyi ve kötü olarak ayırması ve böylece insanları yönlendirmesi amacıyla oluşturulmuştur. Nasıl her devrim kendinden önceki sistemi kötüleyerek hak iddiasında bulunuyor ve kendini meşru göstermeye çalışıyor ise Batı da “aydınlanma” diye tabir ettiği Rönesans ve Reform sonrası gelen dünya düzenini yüceltmek için sürekli Orta Çağ’ı kötülemiş, küçümsemiş, hatta bu çağa “karanlık çağ” demiştir. Doğu tarihinde ise ne Orta Çağ vardır ne de Rönesans, bu kavramların hepsi Batı’ya özgüdür. Bu kavramlar üzerinden herhangi bir şeyi savunmak bile başlı başına Batı merkezci tarih yorumuna hizmet etmek demektir.
Tarihi belirli dönemlere ayırmak tarih anlatımında kolaylık sağlasa da aslında cahil insanların kafasına yanlış ön yargılar yerleştirdiğinden tehlikeli bir faaliyettir. Bunun en güzel örneği “Kuruluş, Yükselme, Duraksama ve Yıkılış Dönemleri” olarak ayırdığımız Osmanlı tarihidir. Osmanlı tarihi ile ilgili yapılan bu isimlendirme sadece Osmanlı’nın sınır değişimi göz önüne alarak yapılmıştır, diğer alanlardaki bütün değişimler ve ilerlemeler göz ardı edilmiştir. Osmanlı’da halkın en çok refah içinde yaşadığı asır, eğitim seviyesinin en yüksek olduğu asır, hukuk sisteminin ve bürokrasinin en iyi işlediği asır şüphesiz 19. yüzyıldır. Osmanlı hiçbir zaman duraksamamıştır ve gerilememiştir; sadece Avrupa’dan daha yavaş şekilde ilerlemiştir.
Günümüzde ders kitaplarımızda ve günlük hayatımızda eski devletimiz için ağırlıklı olarak “Osmanlı İmparatorluğu” ismini kullanırız ki bu isim artık standart hâle geldiğinden iletişimimizi kolaylaştırmıştır. Bu durum bize kolaylık sağlasa da hakikatte Osmanlı İmparatorluğu döneminde devletin standart bir resmi adı olmamıştır; bu devlet için farklı dönemlerde farklı isimler kullanmıştır. Osmanlı Devleti resmi anlaşmalarda büyük çoğunlukla “Devlet-i Aliyye” ismini kullanmıştır; eğer bu devlet için bir resmi ad seçeceksek bu ad “Devlet-i Aliyye” olurdu. Devletin son yüzyılında “Devlet-i Aliyye-i Osmaniye” kelimesi de kullanılmaya başlansa da resmi anlaşmalarda hala baskın olan isim “Devlet-i Aliyye” idi. Devletin kendisi için kullandığı diğer bazı isimler ise “Saltanat-ı Seniyye” ve “Memâlik-i Mahrûse-i Şâhâne”dir. “Osmanlı” kelimesi 19. yüzyıldaki Osmanlıcılık akımı adına Osmanlılık kimliği yaratmak için icat edilmiştir; 19. yüzyıl öncesinde yaşamış olan halk kendisini Osmanlı olarak tanımlamıyordu. Bugün Fatih Sultan Mehmet’in yanına ışınlansak ve onun yanında “Osmanlı İmparatorluğu” kelimesini kullansak muhtemelen bu kelimeyi fazlasıyla garipserdi.
Batılı dillerde ise durum tamamen farklıydı. Osmanlı için Batı dillerinde Orta Çağ’dan beri “Türkiye, Türkiye Krallığı, Türk İmparatorluğu, Türklerin İmparatorluğu” gibi isimler kullanılıyordu. "Ottoman (Osmanlı)" kelimesi ise daha çok resmi yazışmalarda yaygın olup halk arasında kullanımı yaygın değildi. Örneğin aşağıda gördüğünüz Sevr antlaşması Osmanlı hükümeti ile yapılmasına rağmen devletimiz için “Ottoman” değil, “Turkey” ismi kullanılmıştır. Sevr Anlaşması’nın giriş paragrafı da şu şekildedir: “...Avusturya-Macaristan hükûmet-i imperatoriye ve kıraliyesinin 28 temmuz 1914 tarihinde Sırbistan'a vuku bulan ilân-ı harbi ile Türkiye tarafından 29 teşrinievvel 1914 tarihinde düvel-i müttefikaya karşı açılan ve Türkiye'nin müttefiki Almanya tarafından idare olunan muhasamatı teşkil eden harbin...” “Turkey” kelimesi İngilizce dilinde “hindi” anlamına geldiği için 19. yüzyılda bazı Batılı gazetelerde Osmanlı Devleti fes takmış hindi sembolüyle temsil ediliyordu; aşağıda Ruslarla savaştığımız Kırım Savaşı zamanında yapılan karikatürde bunun bir örneğini görüyorsunuz (Rusya ise genellikle ayı ile temsil edilirdi). Bu kelimeler 19. yüzyılın ikinci yarısında Türkçeye de girdi ve bilhassa yabancı dil bilen eğitimli kesim arasında bizim Osmanlı dediğimiz devlet için Türkiye kelimesi kullanılmaya başlandı. Bugün Latin Amerika’da hâlâ 19. Yüzyılda Osmanlı pasaportu ile göç etmiş Arap göçmenler için “Turco” kelimesi kullanılmaktadır çünkü bu kişilerin pasaportlarının Fransızcasında “Türkiye” kelimesi yazıyordu. Bu kişiler Osmanlı (Türkiye) pasaportu ile geldikleri için asırlardır Latin Amerika halkları tarafından Türk sanılmışlardır.
Resmi Tarih Yalanı: Türkler İslam’dan önce çok köklü ve büyük bir milletti.
Türkler İslamiyet’i zorla mı kabul etti?
İslam dini "Arap dini" midir?
Resmi Tarih Yalanı: 1923 öncesinde Osmanlıydık, 1923 sonrasında Türkiye olduk.


Osmanlı Devleti eğer yirmi sene daha ayakta kalsaydı ve 2. Dünya Savaşı sonrasında kurulan Birleşmiş Milletler’e üye olsaydı muhtemelen standart bir isim ile kaydolması istenecekti; bu durumda devlet eskisi gibi birden fazla isim kullanmayı bırakıp tek bir resmi isim belirlemek zorunda kalacaktı. Peki bu senaryoda devlet, resmi ad olarak hangi ismi seçerdi? Belki şaşıracaksınız ama büyük ihtimalle “Türkiye” ismini resmi ad olarak seçerdi. Osmanlı kelimesi hanedana gönderme yapan bir isim, fakat hanedanın gücünün günden güne zayıfladığı, demokrasi yönünde adımlar atılan bir süreçte hanedan ismini resmî devlet ismi yapmak pek muhtemel değildi, zira modern dünyada neredeyse hiçbir devlet, hanedan ismini resmi ad olarak kullanmıyor. Ayrıca dış dünya Osmanlı’yı Türkiye (Turkey) ismiyle biliyor ve tanıyordu, Türkiye isminden başka bir ismi benimsemeleri ve alışmaları hiç kolay olmazdı. “İmparatorluk (Empire)” kelimesi de emperyalist bir çağrışım yaptığı için günümüzde hiçbir devlet “İmparatorluk” sıfatını isminde kullanmamaktadır, Osmanlı da “Osmanlı İmparatorluğu (The Ottoman Empire)” gibi bir ismi bu sebepten dolayı asla kullanmazdı. “Devlet-i Aliyye (Yüce Devlet)” kelimesi ise hem söylemesi zor olan bir kelimeydi hem de devleti diğer devletlerden ayrıştıran ve tanımlayan bir isim değildi, bu yüzden Türkiye kelimesi kadar güçlü bir alternatif değildi. Eğer 1. Dünya Savaşı’na girmeseydik ve Atatürk hiçbir zaman var olmasaydı bile bugün devletimizin resmi adının “Türkiye” olması çok muhtemeldi.
Cumhuriyet döneminde yazılan ders kitaplarında 1923 öncesi için “Osmanlı İmparatorluğu” isminin kullanılması standartlaşmıştır. Eğer Osmanlı İmparatorluğu yerine “Devlet-i Aliyye (Yüce Devlet)” kelimesi kullanılsaydı söylemesi ve Latin harfleriyle yazılması zor olurdu, ayrıca "Yüce Devlet” tabiri sık sık kötülenen bir devlete münasip görülmezdi. Osmanlı İmparatorluğu ismi yerine Türkiye İmparatorluğu ismi de kullanılabilirdi, fakat bu durumda da 1923’te yeni kurulan devlet direkt olarak eskinin devamı gibi algılanırdı. Cumhuriyet ise Osmanlı’nın mirasını sahiplense de kendisini farklı bir devlet olarak tanımlamak istiyordu. Bu sebeplerden dolayı “Osmanlı İmparatorluğu” kelimesi standartlaştırılarak 1923 öncesini tanımlayan tek isim olarak öne çıkarılmıştır.
Resmi Tarih Yalanı: Osmanlı 1. Dünya Savaşı’na katılmadı, Almanya yenildiği için yenik sayıldı.
Bu yalan belki de resmi tarihimizin en ünlü yalanıdır. Türklerin yenilgilerini sürekli örtmeye çalışan resmi tarih 1. Dünya Savaşı için bunu yapamayınca direk olarak aslında bu savaşa katılmadığımız gibi bir safsatayı öne sürmüştür. Hâlbuki Türkiye bu savaşta birçok cephede aktif olarak görev aldı: Doğu’da Ruslara ve Ermenilere karşı, Güney’de İngilizlere karşı, Çanakkale’de ise İngiliz-Fransız ordusuna karşı mücadele etti. Bazı cepheleri kazansa da bütün cephelerde çok önemli kayıplar verdi, büyük sorunlarla boğuştu. Hatta Birinci Dünya Savaşı’nda Sırbistan’dan sonra nüfusa oranla en çok insan kaybı olan ülke Osmanlı’dır, nüfusunun yaklaşık 14%’i bu savaşta hayatını kaybetmiştir.[1] Bu savaşa girmediğimizi iddia etmek savaşta hayatını kaybeden yüzbinlerce askerimize yapılan bir zulümdür. Resmi tarihçiler savaşa girdiğimizi kabul etmek zorunda kaldıktan sonra bu sefer yeni bir yalan uydurdu: “Savaşta yenildik ancak bütün yenilgilerimiz Alman subayların suçu”. Hâlbuki Almanya’nın yanında Almanya’nın askerî ve maddi desteği ile girdiğimiz bu savaşta hep beraber yenildik, burada suçu başka bir devlete atmanın da bir anlamı yok. Madem yenildiğimiz cepheler tamamen Almanların suçuydu, o zaman kazandığımız Çanakkale ve Kut’ül Amare cepheleri de tamamen Almanların başarısı değil mi?
Resmi Tarih Yalanı: Kurtuluş Savaşı’nda yedi düvele karşı savaştık.
İstiklâl Harbi hepimizin iftihar ettiği bir savaştır; lâkin bu savaşı milliyetçi duyguları okşamak için aslından fazla büyütmek, hatta milletin bütün kaderini buna atfetmek kabul edilesi değildir. Kurtuluş Savaşı devletler bazında düşündüğümüzde bir Türk-Yunan savaşıdır. Ne İngiltere ne Fransa ne de İtalya savaşa direkt olarak katılmış değildir, sadece Yunanistan’a siyasi destek vermişlerdir. Birinci Dünya Savaşı sonrası İtilaf devletleri galip çıkmış bile olsa dört yıl süren savaştan dolayı bitkin haldeydiler. Ekonomileri savaşta o kadar zarar görmüştü ki bırakın yeni bir sömürge peşinde koşmayı, kendi sömürgelerini bile zor kontrol altında tutuyorlardı. Bundan dolayı kuvâyı milliye direnişine karşı bile ciddi bir hamle yapmayı göze almadılar, Yunanistan’ı öne sürüp sonucu beklemekle yetindiler. Yunanistan savaşta yenilince de fazla ısrarcı olmayıp kendi ülkelerine gittiler. Hatta İtalya devleti Yunanistan’a duyduğu kinden dolayı çekilirken silah ve mühimmatlarını Türk ordusuna bırakmış, Türkiye’yi Yunanistan’a karşı desteklemiştir. Kurtuluş Savaşı’nı yedi düvele karşı yapılmış olarak görmek mübalağadır. Bu harp Batılı devletler tarafından desteklenen Yunan ordusu ile Rusya ve Hintli Müslümanlar tarafından desteklenen Türk ordusu arasındaki bir savaştır. Öğrencilik hayatımız boyunca tarih derslerimizin yarısını bu savaşa ayırmamıza, hatta her yıl dört kere -sanki Türk tarihinde kutlanacak başka hadise olmamış gibi- sadece bu savaşa özel milli bayramlar kutlamamıza karşın Kurtuluş Savaşı’nda verdiğimiz zayiat (9,000 şehit) 1. Dünya Savaşı’nda verdiğimiz zayiatın (535,000 şehit[2]) yaklaşık sadece 1/60’ıdır. Yani Kurtuluş Savaşı’ndan 60 kat daha büyük ve önemli savaşımızı tamamen görmezden gelmemize rağmen (Kut’ül Amare ve tarihi Medine müdafaamız daha düne kadar kimse tarafından bilinmiyordu bile) Kurtuluş Savaşı’nı neredeyse her gün anıyoruz. Bunun sebebi Kemalist rejimin meşruiyet iddiasını İstiklal Harbi üzerinden sağlamasıdır. Nasıl bugün AK Parti hükümeti sadece bir gece sürmesine rağmen neredeyse sürekli 15 Temmuz’u anıyor ve 15 Temmuz üzerinden meşruiyet iddiasında bulunuyorsa zamanında Kemalist rejim de İstiklâl Harbi’ni aynı şekilde kullanmıştı.
Ayrıca şunu belirtmek gerekir ki zaten İtilaf devletleri Osmanlı’nın doğal kaynakları açısından en zengin topraklarını elde etmişti. Altından petrol ve doğalgaz çıkan her yeri aldılar, Ciddi bir Türk nüfusa sahip olan Musul ve Kerkük’ü bile bize bırakmadılar. Bize bıraktıkları topraklar onlar için uğruna savaşmaya değmeyecek topraklardı. Bu konuda Kurtuluş Savaşı’nda savaşan kişileri tabi ki de suçlamıyoruz, onlar ellerinden geleni yaptılar. Ancak Kurtuluş Savaşı’nı abarta abarta anlatan resmi tarihe itiraz ediyoruz, sonuçta Batılı devletler bu savaştan sonra en önemli hedefleri olan Ortadoğu topraklarını yine de elde etti.
Bütün bunlara rağmen şunu kabul etmek gerekir ki Kurtuluş Savaşı askeri bir başarıdan ziyade diplomatik bir başarıdır. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının kısa sürede bütün dünya tarafından tanınan bir yapı kurmaları, ülkede birlik sağlayarak bütün insanları Kurtuluş Savaşı ülküsü etrafında birleştirebilmeleri, Sovyet Rusya'nın desteğini almaları, İngiltere ve Fransa gibi büyük devletlerin savaşa direkt olarak dahil olmalarına mani olmaları gerçekten diplomatik ve siyasi bir başarıdır. Eğer Kurtuluş Savaşı'nda ülkenin başında Atatürk gibi realist bir lider yerine hayalperest İttihatçı paşalardan biri olsaydı muhtemelen diplomaside pek çok hata yapılırdı ve savaşı kazanmak ciddi anlamda zorlaşırdı.
Resmi Tarih Yalanı: Kurtuluş Savaşı Mustafa Kemal Paşa tarafından 19 Mayıs 1919’da başlatıldı.
Tarihi yorumlarken yapılan en büyük yanlışlardan birisi bir sürecin sonu bilindiğinden dolayı başını ve ortasını da o sonuca göre yorumlamaktır. Örneğin biz Türklerle Ermeniler arasındaki ilişkinin 1915’te büyük bir felaketle son bulduğunu bildiğimizden sanki bu iki milletin başından beri çatışma hâlinde olduğu önyargısına sahip oluyoruz. Hâlbuki 1915’e kadar Osmanlı ordusunda Ermeni askerler dahi mevcuttu ve çoğu yerde Türkler ile Ermeniler barış içinde yaşardı. Biz bu filmin sonunun kötü biteceğini bildiğimizden ortasını da olumsuz şekilde yorumlama hatasına düşüyoruz. Tarihe bu hatalı bakışın bir başka tezahürü de Kurtuluş Savaşı sürecidir. Biz Kurtuluş Savaşı sonunda Mustafa Kemal Paşa’nın lider olduğunu ve yeni bir devlet kurulduğunu bildiğimizden sanki Kurtuluş Savaşı’nın başından beri Mustafa Kemal Paşa tarafından yeni bir devlet kurmak niyetiyle yapıldığını farz ediyoruz. Hâlbuki Kurtuluş Savaşı’nda savaşan çoğu insanın kafasında yeni bir devlet kurmak yoktu, mevcut Osmanlı hükümetini kurtarmak için mücadele ediyorlardı. İstiklal Harbi boyunca milli mücadelecilerin kullandığı ay yıldızlı kırmızı beyaz bayrak bile mevcut Osmanlı hükümetinin bayrağıdır, eğer milli mücadeleciler yepyeni bir devlet kurma peşinde olsalardı öncelikle kendilerine yeni ve farklı bir bayrak seçerlerdi. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa’nın Kurtuluş Savaşı’nda lider olması pek sonra olmuştur, uzun süre boyunca Mustafa Kemal Paşa’nın başta Kâzım Karabekir olmak üzere diğer paşalara bir üstünlüğü yoktu.
Peki, Kurtuluş Savaşı’nı gerçekte kim başlatmıştır? Kurtuluş Savaşı, Enver Paşa ve Talat Paşa’nın ülkeden ayrılmadan önce kurdukları Karakol Cemiyeti tarafından başlatılmış ve örgütlenmiştir. Bu cemiyet ordunun terhisini engellemiş ve Anadolu’ya bolca silah, erzak ve İttihatçı subay kaçırmıştır. Mustafa Kemal Paşa ilk başta İttihat Terakki’ye ve Enver Paşa’ya karşı beslediği olumsuz duygulardan dolayı bu oluşum içinde yer almak istememiş, Fethi (Okyar) Bey’in ve Kazım (Karabekir) Paşa’nın tekliflerine rağmen direnişe katılmamıştır. Bu dönemde Mustafa Kemal Paşa İstanbul’da Sultan Vahdettin’in yanındaydı ve çözümü sultan ile yakın ilişki kurmada görüyordu. Ne var ki İzmir’in işgali Mustafa Kemal Paşa için bir milat oldu ve bu tarihten sonra silahlı mücadeleyi desteklemeye başladı. Mustafa Kemal Paşa Karakol Cemiyeti tarafından 19 Mayıs 1919’da Samsun’a getirildi ve milli mücadeleye dâhil edildi. Mustafa Kemal Paşa milli mücadeleyi başlatmadı ancak sahip olduğu şöhret ve rütbesini kullanarak milli mücadele unsurlarının birleştirilmesini ve tek elden yönetilmesini sağladı, bu hareketteki en büyük etkisi de bu oldu.
Kurtuluş Savaşı’nın 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa tarafından başlatıldığı küçüklüğümüzden beri bize ezberletilen abartılı bir anlatımdır. Bu çarpık anlayışının en büyük sebebi resmi tarih yazımının dayandığı “Nutuk”tur. Nutuk, tarihi bir kaynak değil, Mustafa Kemal Paşa’nın kendi seçimlerini savunduğu ve muhaliflerini yerdiği bir propaganda kitabıdır. Recep Tayyip Erdoğan’ın son yirmi beş yılımızı anlatışı ne kadar tarafsız olabilirse bir siyasetçi olarak Mustafa Kemal Paşa’nın o dönemi anlatışı da ancak o kadar tarafsız olabilir. Meşhur Türk tarihçisi Erik Jan Zurcher Nutuk hakkında şu değerlendirmede bulunuyor: “Nutuk, 1925-1926 yılları arasındaki temizlik hareketinin bir savunmasıdır ve Mustafa Kemal’in Mart 1926’da yayınlanan “hatıralar”ı gibi, Nutuk’un da ana teması aslında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın eski liderlerinin eleştirisidir. Mustafa Kemal eski çalışma arkadaşlarını gözden düşürmeye çalışırken, onları baştan sona tereddüt içerisinde, yeteneksiz ve hain olarak sunar ve kendisini ise hareketi başından itibaren yöneten kişi olarak tanımlar. Nutuk’ta, Mustafa Kemal’in Mayıs 1919’da Anadolu’ya varışıyla başlanıp, ulusal direniş hareketinin önceki aşamasının gözardı edilmesi anlamlıdır. Nutuk, tarihsel gerçeği açıkça başkalaştırarak bağımsızlık mücadelesini Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalarını muhafaza etme mücadelesi olarak değil, yeni bir Türk devleti kurma hareketi olarak sunar.[3]” Peki, Mustafa Kemal Paşa’nın kendisini milli mücadelenin tek lideri olarak göstermesine hiç itiraz gelmemiş midir? Elbette gelmiştir, lâkin o zamanın otoriter rejiminde bunu sesli olarak dile getirmek imkânsızdır. Örneğin, Kazım Karabekir Paşa “İstiklâl Harbimiz” isimli kitabıyla Nutuk’a cevap yazmış ancak bu kitabı o dönemde toplatılıp imha edilmiştir.
Resmi Tarih Yalanı: Türkiye Cumhuriyeti Misak-ı Milli sınırları üzerinde kuruldu.
Resmi tarih Türklerin çoğunlukta olduğu bölgeleri Misak-ı Milli olarak adlandırır, Kurtuluş Savaşı’nın hedefinin bu bölgeleri elde etmek olduğunun altını çizer. Buna hukuki bir destek için de o dönemdeki ABD başkanı Wilson’ın şu ilkesini gösterir: “Her millet çoğunlukta olduğu yeri yönetme hakkına sahiptir.”
Ne var ki haritaya baktığımızda Güneydoğu’daki hemen hemen hiçbir şehirde Türklerin çoğunlukta olmadığını, hatta bu topraklardaki insanların yakın geçmişe kadar Türkçe bile bilmediğini görürüz. Bu bölge eskiden beri Kürdistan olarak adlandırılırdı ve burada tamamen farklı bir kültür ve dil vardı. Bu bölgenin Misak-ı Milli sınırları içinde olmasının mantıklı bir açıklaması yoktur. Sürekli Wilson’un “Her millet çoğunlukta olduğu yeri yönetme hakkına sahiptir.” ilkesini hatırlatarak Kurtuluş Savaşı’nın haklılığını kanıtlamaya çalışan resmi tarih bu ilkeye göre Güneydoğu’da Kürdistan devleti kurulması gerektiğini görmezden gelir. Bu ilkeyi işine gelince kullanırken işine gelmeyince hemen unutur.
Resmi Tarih Yalanı: Türkiye’ye demokrasiyi Mustafa Kemal Atatürk getirdi.
Bu yalanın ortaya çıkmasındaki en önemli faktörlerden birisi aslında birbirinden bağımsız olan Cumhuriyet ile Demokrasi kavramlarını karıştırmaktır. Bugün İngiltere, Hollanda, Danimarka gibi ülkelerde krallık vardır ancak demokrasileri dünyanın hemen hemen bütün devletlerinkinden üstündür; bugün Çin, İran, Kuzey Kore, Suriye gibi ülkelerde de Cumhuriyet vardır ancak bu ülkelerin hiçbirinde demokrasi yoktur.
1923 öncesini ve sonrasını karşılaştırdığımızda çok rahat bir şekilde görürüz ki 1923-1950 arasındaki tek parti dönemi Türk demokrasisi için ilerleme değil, gerileme dönemidir. 2. Meşrutiyet döneminde padişahlık tamamen sembolik ve etkisiz hâle gelmişti. Bu dönemde farklı görüşten gazeteler, dergiler, cemiyetler mevcuttu; hatta 1913 Bab-ı Ali baskınına kadar çok partili seçimler de vardı. Bu dönemde azınlıkların da kendi kanunlarıyla yönetilmek ve kendi okullarında okuyabilmek gibi geniş hakları vardı. 1923-1950 arasındaki dönemde ise muhalefet partileri hayalî bahanelerle zorla kapatıldı, bu dönemde muhalif gazete ve dergi açmak yasaktı, bırakın muhalifi hükümeti destekleyen cemiyet kurmak bile yasaktı (Türk ocakları ve feminist cemiyetler hükümete muhalif olmadıkları halde kapatılmıştır). 1. TBMM son derece karışık ve çeşitliyken 2. TBMM sonrası Meclis’te sadece Kemalist görüşe sahip vekillerin varlığına izin verildi. Bu dönemde azınlıklara asimilasyon politikası uygulandı, Tevhid-i Tedrisat kanunu ile azınlıklar zorla Türk okullarına gönderildi. Bu dönemde hükümete muhalif herkes ya idam edildi, ya hapsedildi, ya da sürgün edildi. Toplumun her şeyini kontrol eden CHP o kadar baskıcı bir hâl almıştı ki Kurtuluş Savaşı’nın kahramanları olan Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy gibi isimleri bile sıkça hedef aldı. Karakol Cemiyeti’ni kurarak İstiklal Harbi’ni başlatan kişiler olan Kara Kemal ve Kara Vasıf 1926’da İzmir suikastı bahanesiyle yargılandı, Kara Kemal hiçbir delile dayanmadan idama mahkûm edildi. Mustafa Kemal Paşa’nın kafasında demokratik bir Cumhuriyet var mıydı bilemiyoruz, ancak varsa bile bunu hayata geçirmek için samimi bir eylemi olduğunu iddia etmek imkânsız. Şu da var ki Mustafa Kemal Paşa’nın saltanatı kaldırmasındaki amacı iktidarı halka vermek değil, kendisine muhalefet etme ihtimali olan bir hanedanı kaldırıp tek gücü kendisinde toplamaktı. O devirde diğer paşalarca savunulan Meclis Hükümet sisteminin de Mustafa Kemal Paşa tarafından reddedilmesinin sebebi, bu sistemin Meclis’i güçlendirip Mustafa Kemal Paşa’nın yetkilerini kısıtlamasıydı.
Türk tarihindeki pek çok demokrasi hamlesi Batı’nın desteğini kazanmak için yapılmıştır. Islahat fermanı ve 1950’de çok partili hayata geçiş bunun mühim birer örnekleridir. 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan yeni dünya düzeninde Batı’ya yanaşmak zorunda kalan Türkiye’nin, NATO merkezli Batı ittifakına katılabilmek için ülkede diktatörlük olduğu imajını yıkması gerekiyordu. İsmet İnönü bu yüzden demokrasiye geçiş kararı aldı. 1950 yılı ile birlikte 1913’ten beri askıya alınan demokrasi Türkiye’ye yeniden gelmiş oldu. Tabi ki de 1950’de birden çok demokratik bir ülke olmadık, ancak toplumun kendi yöneticilerini seçebilmesi bu yolda çok önemli bir adımdı.
Şunu da söylemek gerekir ki günümüzde sürekli demokrasiyi yüceltip terakkiyi tamamen demokrasiye bağlayan zihniyet de bize dayatılan çarpık algı propagandasının ürünüdür. Demokrasi kendi başına iyi bir sistem olmadığı gibi diktatörlük de kendi başına kötü bir sistem değildir, bu sistemleri iyi veya kötü yapan şey uygulanma biçimleridir. Bugün ABD gibi demokrasinin simgesi hâline gelmiş ülkeler bir hayli kötü yönetilmektedir. Rusya ve Çin gibi diktatörlük ile yönetilen ülkeler ise hem büyüme hızı açısından hem de dünya siyasetine yaptıkları etki açısından son yıllarda ABD’ye fark atmışlardır. Şimdi ABD demokrasisinin Rus diktatörlüğünden üstün olduğunu söylemek mümkün müdür? Türkiye tarihinde de özgürlüklerin zirve yaptığı 1970’li yıllar ülkeyi neredeyse iç savaşa sürükleyen sağcı-solcu çatışmasına sebep olmuştur. İttihat Terakki’nin demokrasiyi takip ettiği ilk yıllar olan 1910’lu yılların başı ise birçok farklı milletin bağımsızlık talep etmesine ve imparatorluğun parçalanma eşiğine gelmesine sebep olmuştur. Yani Türkiye’nin demokratikliği ve refahı hiçbir zaman doğru orantılı olmamıştır. Tıpkı bunun gibi Atatürk’ün diktatör olduğu gerçeği de onu daha kötü bir devlet adamı yapmaz. Bu sadece verilere bakılarak yapılmış bir durum tespitidir, bir eleştiri veya hakaret kesinlikle değildir. Atatürk’ün diktatör olması yaptığı inkılapların kötü olduğu manasına da gelmez. Şahsen ben harf inkılabı, hilafetin ilgası, tekke ve zaviyelerin kapatılması gibi pek çok inkılabın haklı sebepleri olduğunu düşünenlerdenim. Mesela harf inkılabı sayesinde Türkçenin yapısıyla daha uyumlu ve daha kolay bir alfabe kullanır olduk, ayrıca teknolojik anlamda ileri olan Batılı ülkelerle aramızdaki bilgi aktarımı ve iletişim kolaylaştı. Lâkin sırf inkılapları insanlara şirin göstermek amacıyla bu inkılapların demokratik/hümanist yollarla yapıldığını iddia etmek doğru ve bilimsel bir yaklaşım değildir.
Atatürk’ün 20. yüzyılın en büyük lideri olduğu ve bütün dünyanın ona hayranlık duyduğu algısı da resmi tarih anlatısında vurgulanmaktadır. Bu algı da kanaatimce abartılı bir iddiadır, zira her millet kendi liderlerini olduğundan daha fazla yüceltir, kendilerini ve kendi liderlerini dünya tarihi anlatısının merkezine koyar.
Öncelikle dünyadaki çoğu insan Türkiye’yi haritada bile bulamaz, tarihte Atatürk diye bir insanın yaşadığından haberdar değildir. Hâl böyleyken bütün dünyanın Atatürk’e hayran olduğunu söylemek fazlasıyla abestir. Atatürk hakkında büyük liderlere atfedilen sözlerin hemen hemen hepsi uydurmadır; Churchill’in, Gandhi’nin, Che Guevara’nın Atatürk hayranı olduğuna dair sosyal medyada dolaşan alıntıların hepsi uydurmadır. Ayrıca Batı basınında Atatürk döneminde Atatürk’ten sürekli övgüyle bahsedildiği iddia edilir, lâkin buradaki alıntılar da seçip cımbızlanarak alınmıştır. O dönemde Atatürk’ün otoriterliği ve azınlıklara uyguladığı Türkleştirme politikaları eleştirilirken Batılılaşma hamleleri övgüyle karşılanmıştır, lâkin o döneme ait gazete ve dergilerin sadece olumlu yorumları cımbızlanarak aktarılmakta ve olumsuz yorumlarına hiç değinilmemektedir.
Atatürk döneminde saygı duyulan ve takdir edilen bir liderdi lâkin bütün dünyanın hayranlık duyduğu iddiası abartılıdır. Batılılaşma hamleleri genel olarak takdir edilse de bu adımların çoğunlukla halk tarafından yeterince benimsenmeden hızlı şekilde atıldığı, bu yüzden toplumda çok da karşılığı olmadığı düşünülmüştür. Atatürk dünya tarihinde Napolyon, Lenin, Gandhi, Churchill, Roosevelt gibi dünyayı birinci dereceden etkileyen figürlerle eş tutulmaz. Bunun temelde iki sebebi vardır. Birincisi Türkiye o dönemde dünyayı etkileyebilecek kadar büyük ve önemli bir ülke değildi, bu yüzden Türkiye’nin liderinin dünyayı etkileyebilme kapasitesi çok sınırlıydı. İkinci sebebi ise Atatürk yeni bir ideoloji veya akım yaratmadı, uyguladığı ilkeler ve devrimler büyük oranda o dönemde Batı dünyasında yaygın olan fikirlerin kopyalanıp Türkiye’ye uyarlamasından ibaretti. Genelde dünyayı değiştiren insanlar dünyaya yeni bir fikir veya akım veren insanlardır, Atatürk ise yeni bir ideoloji inşa etmekten ziyade halihazırda var olan şeyleri Türkiye’ye uyarlamak suretiyle bir devrim yaratmıştı. Atatürk bölgesel ölçekte büyük bir liderdir, lâkin dünya çapında büyük bir lider değildir.
Tek Parti Döneminde Ekonomi
Atatürk dönemini yüceltmek için dönemin siyasi koşullarının mükemmelliğinin yanında ekonomik koşullarının da mükemmel olduğu iddiası savunulmak zorundaydı. Bu yüzden resmi tarih yazıcılığında Atatürk döneminde Türkiye’nin büyük iktisadi atılımlarla tarım ülkesi olmaktan çıkıp ciddi bir sanayi ülkesi olduğu iddiası dile getirilir. Kimi muhafazakârlar ise buna karşılık İsmet İnönü döneminde ekmeklerin bile karnelerle alındığını hatırlatarak sık sık Kemalist rejimi kötüleme çabasına girmektedir. Bu iki yaklaşım da tarihi hadiselerin tarihsel bağlamlarından kopartılarak ezberletilmiş bilgiler haline gelmesinin vahim bir sonucudur.
Atatürk döneminde sanayileşme konusunda çeşitli tartışmalar vardı; özellikle CHP içindeki “köycülük” ideolojisini savunan gruplar, hızlı sanayileşmenin Türk kültürünü ve hayat tarzını bozabileceğini ve Türkiye’nin sanayiden ziyade öncelikle tarımsal temelini güçlendirmesi gerektiğini savunuyordu. 1929 Buhranı sonrasında devletçilik benimsenerek 1930’lardan itibaren sanayi alanında daha ciddi adımlar atıldı. Ancak Türkiye’nin o dönemde sınırlı sermaye birikimi, düşük nüfusu ve yetersiz teknik kadroları nedeniyle bir “sanayi devrimi” yapması mümkün değildi. Türkiye’nin büyük ölçekte sanayileşmesi ise 1950’den sonra olmuştur ki bu büyük şehirlere düzensiz göç, gecekondulaşma gibi birçok sorunu da beraberinde getirmişti.
Buna rağmen Atatürk döneminde nispeten yüksek bir ekonomik büyüme görüldüğü ve 1939 yılında kişi başına düşen milli gelirin 1914 (savaş öncesi) seviyesine ulaştığı doğrudur. Ne var ki bunun temel sebebi Atatürk’ün politikalarının başarısı değildir, bu eğilim savaştan yeni çıkan bütün devletlerde vardır. İktisadi büyümeyi açıklayan Solow büyüme modeline göre bir ülkede yaşanan ani maddi kayıplardan sonra ülkenin ekonomik büyüme seviyesi hızla artar ve kendiliğinden ani kayıp öncesindeki seviyeye ulaşır. Solow büyüme modelini detaylı şekilde açıklamak burada mümkün değilse de bunu çok basit bir şekilde kafanızda canlandırabilirsiniz: Diyelim ki bir yerde toplam 10 işçi ve 10 makine var, işçiler birer makine kullanarak üretim yapıyorlar. Buraya yeni bir makine almak üretimi pek fazla arttırmaz, zira yeni gelen makineyi kullanacak sayıda işçi yoktur, mevcut işçiler zaten kendi makineleriyle meşguldürler. Diyelim ki makine sayısı bir deprem sonucu aniden 5’e düştü, yani 10 işçi 5 makineyi kullanmak zorunda kaldı. Bu durumda yeni bir makine almak üretimi ciddi miktarda arttıracaktır çünkü yeni makineyi kullanacak sayıda işçi vardır. Yeni makine satın almak bu durumda kârlı ve verimli olduğu için satın alınan her yeni makine bir yeni makine daha satın almayı sağlayacak kadar büyük bir kâr getirir. Makine sayısı bu şekilde yavaş yavaş artarak 10’a ulaşır, yani eski seviyesine gelmiş olur. Türkiye’nin 1. Dünya Savaşı sonrasında yaşadığı durum da böyledir; savaşın yarattığı ani mali kayıp, savaş sonrasında büyüme hızının artmasını ve zamanla savaş öncesi dönemin seviyesine ulaşmasını beraberinde getirmiştir. Bu eğilim savaştan çıkan bütün devletlerde mevcuttur. Mesela Almanya mağlup olduğu iki dünya savaşından sonra da hızlı bir büyüme yakalamış ve kısa sürede eski gücüne ulaşmıştır. Japonya da 2. Dünya Savaşında iki tane atom bombası yiyerek mağlup olduğu hâlde bugün dünyanın en büyük ekonomilerinden birisine sahiptir.
1939 yılından sonra ise Türk ekonomisi hızlı bir şekilde düşüşe geçti, fakirlik arttı ve kaynakların tükenmemesi için mecburen karne uygulaması gibi kısıtlayıcı politikalara başvuruldu. Bunun sebebi de İsmet İnönü’nün beceriksizliği değil, Türkiye’nin maruz kaldığı 2. Dünya Savaşı tehlikesiydi. 2. Dünya Savaşı esnasında seferberlik ilân etmek durumunda kalan Türkiye, çalışan nüfusun büyük bir kısmını askere alınca üretim büyük ölçüde düştü, kıtlık başladı. Burada önemli olan nokta şudur ki Türkiye’yi 1923-1938 yılları arasında İsmet İnönü yönetseydi de Türkiye benzer şekilde büyürdü ve Türkiye’yi 1938-1945 arasında Atatürk yönetseydi de Türkiye benzer şekilde küçülürdü. Burada önemli olan kişiler değil, ülkenin içinde bulunduğu şartlardır. Farklı dönemleri içinde bulunduğu şartlardan soyutlayıp birbirleriyle karşılaştırmaya çalışmak ancak ahmak bir insanın yapabileceği bir hatadır.
Tarihimizi Dramatize Etmek
Tarih anlatımımızda yakın tarihimizdeki savaşlara dair çok sayıda yalan ve abartı mevcuttur. Örneğin Çanakkale Savaşı’nda ordumuzun yiyecek yemek bulamadığı ve kuru ekmek-hoşaf ikilisiyle beslendiği anlatılır. Hâlbuki Çanakkale Savaşı’nda yemeğin geç gelmesi gibi istisnai ufak durumlar dışında ordumuz gayet iyi beslenmiş ve besin sıkıntısı çekmemiştir. Koskoca Osmanlı İmparatorluğu kendi askerini besleyemeyecek kadar aciz bir devlet değildir, resmi tarih yazıcıları askeri başarılarımızı yüceltmek isterken aslında kendi devletimizi aciz göstermiş oluyorlar. Bu harplerde istisnai durumlarda birkaç elim hadise yaşanmış olabilir, lâkin bu istisnai hadislere bakarak umumu böyle zannetmek tarihe hastalıklı bakmak demektir. Bu savaşlar müdafaa savaşları olduğundan ve Türkiye topraklarında yapıldıklarından dolayı askere erzak ve silah sağlamak bizim için daha kolaydı, burada daha ziyade zorluğu anavatanlarından uzakta savaşan düşman askerler çekmiştir çünkü anavatanlarından kendilerine erzak ve mühimmat ulaşması pek zor olmuştur. Bütün bunları söylememiz kesinlikle askeri başarılarımızı ve askerlerimizin fedakârlıklarını küçümsediğimiz anlamına gelmesin, bizim niyetimiz daha makul ve gerçekçi bir tarih anlatısıyla tarihe daha sağlıklı bakabilen insanlar yetiştirmektir.
Atatürk milliyetçiliği Türk kimliğini bir üst kimlik olarak görür ve Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan herkesi Türk sayar. Bu ilk başta kapsayıcı bir politika gibi gözükse de aslında tek bir etnik grubun kimliğini ülkedeki herkese dayattığı için asimile amacı taşıyan bir politikadır. Türk milleti hem tarihte hem de günümüzde pek çok devlet kurarak var olmuş bir etnik gruptur. Hem resmi tarihimiz hem de sosyal bilimcilerimiz dil, kültür ve genetik benzerlikten ötürü Göktürk, Safevi, Gagavuz, Azeri, Özbek, Türkmen gibi grupları "Türk" kimliği altında değerlendiriyorlar. Türkiye'de yaşayan Kürt, Çerkez, Arap gibi milletlerin ise Türk kimliğiyle direkt olarak bağlantıları yok. İşimize geldiği zaman Türklüğü bir etnik grup olarak kabul edip tarihteki on altı Türk devletiyle övünmek ve Orta Asya halklarını Türk soydaşlarımız olarak kabul etmek, işimize gelmediğinde ise Türklüğü sadece Türkiye Cumhuriyeti sınırları içine hapsedip kapsayıcı bir üst kimlik olarak görmek çelişkili bir yaklaşımdır. Eğer sırf Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğu için bir Kürt'ü "Türk" kabul edeceksek o zaman Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan bir Azeri'ye veya Özbek'e de Türk demek çelişkili olur.
Peki Türkiye Cumhuriyeti Türkiye'deki herkesi Türk kimliği etrafında birleştirmek istemeseydi ne olurdu? İşin kötüsü bu durumun sonuçları asimilasyon politikasından bile daha kötü olabilirdi. Eğer başından beri Türk ve Kürt kimlikleri ayrı olarak inşa edilseydi belki ilk aşamada toplumsal barış açısından daha iyi olurdu, lâkin uzun vadede bu iki kimliğin iyice farklı yönlere evrilmesi ülkenin bölünme riskini arttırırdı. Bu durumda Kürtlerin çoğunluğu Türkçe öğrenme ihtiyacı hissetmez, Kürt topraklarında Kürtçe eğitim gören birisi Türkçe konuşulan şehirlerde çalışamaz, Türkler ve Kürtlerin birbiriyle kurduğu ilişki asgari boyutta kalırdı. İki millet arasındaki bağ zayıf olduğunda ise Kürtlerin zamanla bağımsız bir devlet kurma isteği kaçınılmaz olurdu.
Peki üçüncü bir yol olarak "Türkiyeli" şeklinde yeni bir kimlik oluşturulup bu kimlik üzerinden bir vatandaşlık tanımı yapılabilir miydi? Böyle bir şey teorik olarak mümkün olsa da bu kavram yapay bir kavram olacağı için içi boş olurdu ve insanları birbirine bağlamakta aciz kalırdı. Türk ve Kürt kökenli "Türkiyeli"lerin birbiriyle hiçbir ortak özelliğinin olmamasından ötürü bunları tanımlayan kavram aynı bile olsa bu kavram insanlara güçlü bir aidiyet yüklemezdi. Mesela Osmanlı İmparatorluğu, son yüzyılında bütün vatandaşlarını "Osmanlı" kimliği altında birleştirmeye çalışsa da bu kimliği taşıyan farklı milletlerin arasında derin dini ve kültürel farklılıklar olduğu için bu kimlik hiçbir zaman halk nezdinde karşılık bulmamış, sonuç olarak da imparatorluk bölünme sürecine girmiştir. Bu yüzden ortak bir dil ve din tanımına sahip olmayan bir "Türkiyeli" kavramı, toplumu birbirine başlayan bir güç olmazdı. Gerçi Türkiyeli kavramına da zamanla pek çok Kürt karşı çıkabilirdi, zira Türkiye kelimesi de dolaylı olarak Türk kimliğine gönderme yapıyor. Buna alternatif olarak "Anadolulu" kimliği yaratsak o zaman da Trakyalılar ve Kafkas göçmenleri bu kimliğe ait hissetmeyerek sorun çıkartırlardı. Seksen beş milyon insanı tanımlayabilen tek bir kimlik bulmak imkansızdır, bu yüzden bu tarz bir kimlik tartışmasına saplanmak bize hiçbir şey kazandırmaz.
Burada bahsettiğim üç ihtimal de kendi içinde hem artılar hem eksiler barındırıyor, hiçbiri kesin ve yan etkileri olmayan bir çözüm değil. Belki Müslüman kimliğini ve ortak Müslüman geçmişimizi öne çıkardığımız bir kimlik oluştursaydık bu diğer kimliklerden daha kapsayıcı olurdu, lâkin yeni kurulan Cumhuriyet'i lâik temeller üzerine kurmak isteyen Kemalist rejim buna olumlu bakmazdı. Şahsi kanaatim Türkiye Cumhuriyeti'ni müreffeh ve adil bir devlet haline getirirsek bu ülkenin halkının büyük çoğunluğu zaten ülkesine bir aidiyet hisseder, bu kimlik tartışmaları geri planda kalır. Bugün pek çok gencimiz sırf refah uğruna kendi kimlikleriyle hiçbir alakası olmayan, hatta kendi kimliklerine düşmanca bakan Almanya, ABD gibi ülkelere göç etmek istiyorlar; Türk vatandaşlığını bırakıp Alman vatandaşı olmak istiyorlar. Refah ve adalet algısının olduğu yerde kimlik kavgası ikinci planda kalıyor.
[1] “World War 1 Casualties As A Percentage of Pre-War Population.” Brilliant Maps, 14 June 2015, brilliantmaps.com/ww1-casualties/.
[2] Baş, Mehmet Fatih. “War Losses (Ottoman Empire/Middle East).” 1914-1918-Online. International Encyclopedia of the First World War, 20 Nov. 2017, nzhistory.govt.nz/war/ottoman-empire-facts.
[3] Gönen Yasemin Saner, translator. “Bir Dönemin Sonu: Nutuk.” Modernleşen Türkiye'nin Tarihi = Turkey, a Modern History, by Zürcher Erik Jan., İletişim, 2004, p. 259.
